Mektup romanlar vardır. Goethe’nin “Yazmasaydım, intihar edecektim.” dediği söylenen Genç Werther’in Acıları mesela. Veya Halide Edip Adıvar’ın Handan’ı, Balzac’ın Vadideki Zambak’ı. Örnekler çoğaltılabilir. İmam-ı Rabbani’nin Mektupları ayrıca hatırlanmalı. “Mektubat” diye bir tür var, Türk düşünce dünyasında. Şeyhin müride yazdığı mektuplardan oluşur bunlar. Bilgi, öğüt, düşünce ağırlıklıdır. Mektup şeklinde roman olduğu gibi hikâyeler de vardır. Seyahat notları, felsefi tartışmalar da mektup formunda yapılmış. Şimdilerde bu tür girişimlere çok rastlanmıyor. Nazım Hikmet’in mektup formunda şiirleri var, Memleketimden İnsan Manzaraları’nda. Bu, bence şunu gösteriyor: Bir form olarak mektup, çok kullanılmış, zamanında hayatın bir parçası olmuş. 20. yüzyılın sonlarına doğru ise bu form yavaş yavaş terk edilmiş. 2010’dan sonra yazılan romanlarda mektuba rastlamak zordur.
Başkalarının mektubunu okumayı sevmiyorum. Onlar hiç ilgimi çekmiyor. Mektup zannımca fazla özel bir türdür. Başkasının çok özeli beni ilgilendirmiyor. İlginç bir şey söylediğimin farkındayım. Oysa başkalarının en özel şeyleri, ilgi çekicidir. Merak uyandırır. Dedikoduya açılacak en renkli penceredir. Bende ise iki kişiyi ilgilendiren, bu yüzden başkasını ilgilendirmeyen, haber değeri bile düşük bir şeydir mektup. Benimle ilgili dahi yazılsa, başka birine yazılmış bir mektubu okumak istemem. Fakat roman tekniği açısından mektup formu büyüleyicidir. İnsanda dedikodu yapıyor, daha doğrusu yapılan dedikoduyu dinliyor duygusu uyandırır. Bu duygudan romancılar fazlasıyla istifade etmiştir. Çünkü böyle bir roman karşısında sen dinleyici konumundasındır. Dinleyici yani yargılayıcı, değerlendirici, yorumlayıcı. Böyle bir konumda olmayı hangi okuyucu istemez. Yargıçsındır sen o romanı okurken. O yüzden romancılar ve diğer edebî türde ürün veren sanatçılar, mektup formunu kullanmıştır. Olay örgüsü meydana getirmişlerdir, o basit mektup cümlelerinden. Entrikalar birbirini kovalamıştır o romanda. Hele ele geçirilen gizli bir mektup, olayların akışını tamamen değiştirmeye yetmiştir.
Ben başkasına yazılan mektuba duyduğum ilgisizlikten kurtulamadığım için, Genç Werther’in Acıları’nı zorlanarak okumuştum. Aynı şekilde Handan’ı, hatta Dostoyevski’nin İnsancıkları’nı. Çok sonradan bu tekniğin okuyucuda uyandıracak etkiyi güçlendirmek için kullanıldığını fark ettim. Yine de duygum ağır basıyor. Mektup dolu bir romanı zorlanarak okuyorum. Aynı zorlanışı, mektup şeklinde yazılan bir öğütnamede, seyahatnamede veya felsefe kitabında duymuyorum. Çünkü onlara mektup gözüyle bakamıyorum. Televizyon dizilerinde de bir mektubun olayları allak bullak etmesi sık kullanılır. Bunu ben televizyon dizilerinde hani bir gizli kulak vardır, kapı aralığından konuşulanları dinler ve onları başka birine yetiştirir, bunun üzerine her şey değişir, ona benzetiyorum. Kullanışlı bir tekniktir bu ama ben hiç sevmiyorum. Hatta kolaya kaçmak diye yorumluyorum. Kurgucu bu kolaya kaçmamalıdır. Daha sıkı ve kompleks bir kurgu oluşturmalıdır. Basitlikten bu şekilde kurtulur. Mektup romanlarında da sanki böyle bir kolaycılık mevcut. O yüzden çok fazla kullanılmış bir teknik. Kıvamında ve gerektiğince kullanmak ise, gerçek bir deha gerektirir. Çünkü mektup en özel duyguların kayda geçirilmesidir. Mektupları romana yedirmek için hassas parmaklara, sinirlere sahip olmalısın. O özel duygular şahsa kayıtlıdır, ona tapulanmıştır âdeta. Nasıl ki başka birinin tarlasına izinsiz girmek istemeyiz, girsek dahi orada tedirgin yürürüz, aynı şekilde başkasına yazılan mektubu okurken de rahatsız oluruz. Tedirginlik duyarız hiç olmazsa. Belki de romancılar bu tedirginliği de kullanmak istemişlerdir, ne belli.
Mektuplarını okuduğum son yazarsa, James Joyce’tur. Diğer kitaplarına ilgi duyduğumuz, şahsıyla duygusal bir bağ kurduğumuz yazarların mektuplarını merak ederiz. Milena’ya Mektuplar’ı duymuşsunuzdur. Bende iki farklı çevirisi var Milena’ya Mektuplar’ın. Fakat ikisini de hâlen okuyabilmiş değilim. Joyce’un mektuplarını ise acı çekerek okumuştum. Sevgilisine yazdığı mektuplarda Joyce, içten içe yaşadığı ve derinleştirdiği ıstıraplarını yazmış. Sonrasında aynı ıstırapları, onun romanlarında da gördüm. Fakat ironik anlatımlarla. Yani dolaylı anlatımlarla, üstü örtük bir şekilde de denilebilir buna. Daha sanatsal ve belirsiz. Öyleyse şu söylenebilir: Sanatçının duyguları eserlerinde kılık kıyafet giydirilmiş hâliyle; mektuplarındaysa, çıplak hâliyle görülür. O yüzden hayranlık duyduğum yazarların mektuplarına bile mesafeliyim. Onunla böyle doğrudan, sanatsız bir bağlantıya geçmekten çekiniyorum. Öyleyse mektupların, daha doğrusu mektuplara gömülen duygu, düşünce ve hatıraların edebî ürünlerden çok daha gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Bu gerçeklikle hatırat kitaplarında bile karşılaşmayız.
Joyce’un mektuplarını okuyunca duyduğum rahatsızlığı İsmet Özel’le Ataol Behramoğlu’nun Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar kitabında toplandıkları mektupları okuduğumda da duymuştum. Özellikle İsmet Özel’in şiirlerine, şiir dünyasına kapı aralayan mektuplar var o kitapta. Zaten İsmet Özel, şiirlerinde olduğu gibi mektuplarında da açık sözlüdür. Kendini saklama gayreti içinde değildir. Olduğu şekliyle ortaya koyar duygularını. Mektuplarında bunlar şiirlerine nazaran daha açık seçik, savunmasız, deyim yerindeyse ortada duruyor. O yüzden fazla etkileyici, dolayısıyla fazla rahatsız edici. Başkasına tapulanmış bahçenin içinde geziyorum duygusu, bu mektupları okurken de insanı sarıp sarmalıyor. Bu, suçluluk duygusudur. İzin alınmadan girilmiş, başkasına ait bahçede gezmek, dolaşmak. Biliyorum bu türden suçlara meraklı binlerce okuyucu var. O yüzden zaten büyük sanatkârların mektupları basılır, çok satar. Van Gogh’un Teo’ya Mektuplar’ı, resimleri kadar ünlü. Kazancakis’in El Greco’ya Mektuplar’ı, bazılarınca romanlarından daha önemli. Nuri Pakdil’in üç cilt halinde yayımlanmış Mektuplar’ı, bazılarınca deneme kitaplarından bile ilginç. Onlarda Edebiyat dergisi etrafında oluşan en az iki kuşağı; o kuşağın oluşmasında Nuri Pakdil ve arkadaşlarının gösterdiği emek ve fedakârlığı görürüz. Ayrıca Cahit Zarifoğlu’nun Şiirler’ini ve Mavera dergisi çevresinde oluşan İslamcı hareketin sanat cephesini anlamak için Mektuplar ve “Okuyucularla” ismiyle bir araya getirilen mektuplarını okumak elzem. Benim de çok merak ettiğim ve hâlen temin edemediğim Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e Hapishaneden Mektuplar’ı, çoğu kimse için tadına doyulmaz kalitede.

(Devam edecek…)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir