Yemen hakkında nice türkülerimiz vardır. En çok bilineni Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiş olan Yemen Türküsü; Havada bulut yok, bu ne dumandır/Mahlede ölüm yok, bu ne figandır/Şu Yemen elleri ne de yamandır/Ah o Yemen’dir, gülü çemendir/Giden gelmiyor, acep nedendir? Yemen’e gidişimiz hep hüzünlü olmuş. İmparatorluğun en uzak köşesinde civanların toprağa verilmesine üzülmüşüz. Anlam verememişiz. İmparatorluğun son dönemlerindeki bitmek tükenmek bilmeyen -“düvel-i muazzama”nın türlü oyunlarıyla dahil edildiğimiz- savaşların sanki sembolü kılmışız Yemen’i. Mercan Erzincan’ın seslendirdiği bir başka Yemen Türküsü de olabildiğince hüzünlüdür; Kırat Kırat Nallı Kırat, Yemen’in Yolları Irak/ Ben Yemen’e Dayanamam Beni Erzincan’a Bırak/ Askerler Bağlar Matara, Toplar Yüklenmiş Katara /Sabahaca Yatamıyom, Neler Geliyor Hatıra.
Şimdilerde de Yemen yine gündemimizde. Gidilecek yer bu defa doğrudan Yemen değil de Yemen’e karşı imiş gibi görünüyor. Yemen’de yıllardır devam edegelen, görünüşte mezhepçi kaygıların beslediği bir iç savaş söz konusuydu. Küresel güçlerin özellikle de komşuları Suudilerin ve Körfez sermayesinin karışmaktan ve çıkarları doğrultusunda kullanmaktan zevk aldıkları bir iç savaş. Yine bu süreçte olan masum insanlara, kadınlara ve çocuklara oldu. Çok ciddi bir açlık problemi yaşanıyor yıllardır Yemen’de. Sabahlaraca sorunsuz yatabildik hiç hatırımıza gelmedi Yemen’deki canlar bunca zamandır. O Yemen ki Osmanlı Devleti son bulurken vefasını ve bağlılığını korumuştu. Uzunca bir süre yeni kurulan Türk Devletine de bağlılıklarını muhafaza etmişlerdi. Yeni Türk devletinin bir parçası olmak istediklerini iletmişlerdi TBMM’ye.
Şimdilerde Yemen yeniden gündeme gelmişken belirli kesimler olabildiğince tuhaf bir şekilde Yemenlilerin önemli bir kısmının Zeydî mezhebinden olduğunu anımsadılar ve anımsatmaya başladılar. Madem ki Zeydîler bunlar yani –ılımlı da olsa- Şiiler, zaten kötü olmaları olağandı. Ancak bu kampanyaların esasen Yemen’deki belirli grupların Siyonist işgalcileri rahatsız ediyor olmalarından kaynakladığını da bilmeyen yok elbette. Türkiye, Pakistan ve Suudilerin birlikte oluşturduğu Mekke İttifakı’nın Yemen’deki bu aykırı unsurlar meselesini halletmekle görevli olduğu türünden tuhaf açıklamalar yapıyor ABD yetkilileri. Aynı zamanda Yemen’lilerin Mekke ve Medine’deki kutsal mekânlara saldırılar düzenlediği yönündeki komploları ve kara propagandaları işe koşuyorlar.
Diğer Müslüman ülkeler Yemen’e gitmelidir elbette ancak bu gidiş orada çatışan tarafların arasını bulmak için, “siz aynı dine mensup kardeşlersiniz bırakın kavgayı” demek için olmalıdır, olmalıydı. Bundan gayrı her türlü gidiş işgalciler ve küresel güçler tarafından Ortadoğu’da kurulmak istenen yeni düzene hizmet etmekten başka bir şeye yaramayacaktır.
Başlıkta da vurguladığımız üzere aslında her şey bölgenin terbiye edilişiyle ilgilidir. Burada hem Ortadoğu’nun küresel güçlerce “terbiye edilmesi”ni kastediyoruz hem de olup bitenlerin bölgenin diğer ülkeleri ve halkları üzerindeki etkisini kastediyoruz. Bu etki zannedildiğinden çok daha güçlüdür. Bölgeyi bu adla anıyor oluşumuz bile terbiye edilişimizin sembolik bir örneğidir.
ABD başkanı Gazze’deki meseleyi çözdüğünü, bölgede yeni ve sonsuz bir barış düzeni kurduklarını açıklamıştı geçtiğimiz yıl. Barış kimi sevindirmezdi ki? En azından belirli bir süre de olsa aylarca, yıllarca süren çocuk ve kadın katliamının, binlerce insanın açlığa mahkum edilişinin sona ermiş gibi olması bile “iyi” bir şey olarak görüldü çoklarınca. Elbette bütün dünyadaki insaflı, onurlu ve merhametli insanlar açısından yıllardır dünyanın gözü önünde aralıksız süren kadın ve çocuk katliamının, binlerce insanın açlığa mahkum edilişinin bitmesinden daha sevinçli bir şey olamazdı. Bununla birlikte yine de bu barışın anlamı üzerine düşünmek zorundaydık. Nihayetinde barış süreci dedikleri şey Gazze’nin bütünüyle yok edilmesinin ardından adım adım İran’a doğrudan saldırıya kadar dayandı.
Çocukları ve kadınları, bütün bir halkı yok etmeye başladıklarında “Ortadoğu’da yeni bir düzen kuruyoruz” demişlerdi. Bu düzen kurula kurula “sonsuz barış” evresine gelmişti demek ki. ABD başkanı coşkuyla ilan etmişti yeni planını dünyaya, “binlerce yıldır devam eden kargaşayı bitiren sonsuz barış” ifadeleriyle. Bölgedeki Arap ve Müslüman ülkelerin destek verdiğini ve planı kabul ettiğini de eklemişti. ABD başkanı “bütün dünya bizim yanımızda” dediğine göre kimse sonsuz barışa katkı sunmaktan geri kalmak istemiyordu anlaşılan. Binlerce yıldır süren savaşları bitirdiğine ve bu “gayya kuyusu” bölgede sonsuz bir barış sağladığına göre tanrısal bir plan olmalıydı bu. Zaten “Bible”dan alıntılarla desteklendi varılan sonuç; “sizin yanınızda olan kutsanacak, size karşı olan yok edilecek”. Şükür(!) bütün bölge kutsandı(!). Uzun yıllardır, Libya’da Irak’ta, Mısır’da, Lübnan’da en son Suriye’de yapılanlarla bu malum “kutsanma”ya karşı durabilecek çıkıntılar da törpülenmişti zaten.
Gazze’de binlerce insanın öldürülmesiyle devam eden süreçte bütün dünyanın gözü önünde çocuklar ve kadınlar hunharca katliama uğratıldı. Nihayet birçok insan artık bitsin bu acımasız çocuk katli diyecek hale geldi ve sonsuz barış için “rıza” imal edilmiş oldu. Yemen gibi İran gibi henüz çıkıntılık yapmaya devam edenler olsa da sonsuz barış herkesi kuşatmaya yönelmiş durumdaydı. ABD başkanı, yakında buralarda yaşanacak rejim değişikliklerinin ardından onların da “Abraham Anlaşmaları”nda yerini alabileceğini duyurdu. Dünyaya güven verdi; yani “bu barış olacak”tı.
Nihayet ABD Başkanı, Knesset’de çarpıcı bir konuşma yaptı. Barışı temin eden şeyin “ABD destekli İsrail’in ezici askeri gücü olduğunu” söyledi. İsrail’in liderini “dünya tarihinin gördüğü en önemli savaş dönemi liderlerinden biri” olarak alkışladı. Özellikle İran tehdidinin yok edilmesinin barışa ulaşmada önemli bir aşama olacağını çünkü birçok bölge ülkesinin de zaten İran’dan rahatsız olduğunu açıkladı. “Bölgede karanlık bir bulut vardı onu giderdik ve herkes barışa destek verdi” dedi. Böylece bölgede “üç bin yıldır süren kargaşa”nın bittiğini ilan etti. İsrail’in lideri ise Bible’dan alıntılarla ABD başkanının tanrısal bir şey yaptığını, kendilerine destek olduğunu anlattı şükranlarını sunarak ve “başardık bölgeye yeni bir düzen verdik” dedi.
İşgal edilen topraklarda yıllardır süren soykırımın faillerine, BM kararlarına 70 yıldır uymayanların bundan sonra ne yapacağına dair hiçbir şey yoktu ortada. Gelinen noktada kastedilen barışın, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını garanti altına alan, Siyonist işgali kalıcılaştıran, direnmeye çalışan Filistinlileri etkisizleştiren bir düzen olduğu açığa çıkmıştı oysa. Dahası bölgedeki bütün halkların küresel güçlerin ve Siyonist işgalcilerin “güvenliğini” ve “çıkarlarını” garanti altına alacak şekilde “terbiye edilmeleri” öngörülmektedir. Nihayet Siyonist işgalcilerin lideri, “kendilerinin çıkarlarını tehdit eden Gazzelilerin, Lübnanlıların, Suriye’nin etkisizleştirildiğini sıranın Yemen ve İran’da olduğunu bunun ardından ise bütün Müslüman ülkelerde de gerekli müdahalelerin yapılacağını” ilan etti.
Şiddetli ve kapsamlı saldırılarla bu defa İran’da çocuklar ve masum insanlar katledilmeye başlandı. Ülkenin liderleri suikast saldırıları ile öldürüldü, dini liderleri aile fertleri ile birlikte katledildi. Bir okulda 200’e yakın çocuk öldürüldü. Büyük bir saldırı ve işgal girişimi ile karşı karşıya kalan İran, en önemli liderlerini kaybetmesine rağmen güçlü bir şekilde karşılık verdi, direnmeye çalıştı. Aynı şekilde Yemenliler de bu kapsamlı bölgesel saldırılara kendi cephelerinden yanıt vermeye çalıştılar.
Çok tuhaf -ama hiç de beklenmedik olmayan- bir şekilde bölgedeki Müslüman ülkelerde İran’a, Yemen’e ve buradakilerin Şia mezhebinden oluşlarına yönelen bir negatif kampanyanın eşzamanlı varlığı da dikkat çekti. Uzun zamandır belirli ve malum çevrelerce desteklenen mezhepçi ayrışmalar ayyuka çıkmaya başladı. Bir ülke emperyalist saldırılarla canla başla mücadele ederken, çocuklar katledilirken kimileri utanmadan ve sıkılmadan yüzlerce yıllık mezhep tartışmalarını gündeme taşımaya başladılar. Siyonist işgalcilerin destek gücü gibi işlev görmekten gocunmadan “Şiiler zaten Müslüman değil”, “iki zalim savaşıyor bize ne”, “Allah, Siyonistleri gönderdi bu Şiileri yok etmek için” gibi nice herzeyi haykırabildiler. Dahası, İran’da ölenler şehit sayılır mı sayılmaz mı tartışması ile fıkıh çatlattılar gevşek bir hayasızlıkla. Son birkaç yıldır yoğunlaşan bu kampanya bir tür cehaletle açıklanamaz. Küresel güçlerce inşa edilen bilinçli, planlı bir mezhepçi ayrışma planı ile karşı karşıyayız. Bu kampanyaya sözde muhafazakâr, sözde İslamcı, şu cemaatçi bu tarikatçı, şu sosyal medya fenomeni sıfatlı belirli kesimlerin canhıraş şekilde katılmaları ise acıklı bir şeydir. Bu hengamede mesela Doğu Perinçek’in “Müslümanlar kardeştir, mezhepçilik yapılmamalı, emperyalizme karşı birlik olunmalı” şeklinde çağrılarda bulunması karşısında bahsettiğimiz bu aparat ve kuklaların utançtan yerin dibine girmesi gerekirdi.
Eğri oturup doğru konuşmak gerekir. Arap baharları ile başlayan proje adım adım nihaî hedefine doğru ilerlemiştir ve bu sürecin son adımı bölgede büyük bir mezhep savaşı başlatıp bölgedeki Müslüman ülkeleri birbiri ile savaştırmaktır. Bunun için zemin hazırlanması gerekmektedir. Bu zemin mezhepçi yaygaralar koparan aparatlar ve medya aracılığıyla tedricen inşa edilmeye çalışılmıştır. Medyamızın tavrı da bu noktada tuhaftan ötedir. Bölgedeki olayları sanki uzak, duygusuz bir tarafsızlıkla izliyor gibiler ve dahası ABD yanlısı bir dil kullanılması dikkat çekmektedir. Anlaşılmaz bir şekilde -belki de anlaşılır- İran, ABD ve İsrail saldırılarına karşılık bölgedeki ABD üslerine yönelik cevaplar verdiğinde medyada “İran’ın oraya buraya saldırıp savaşı bölgeye yaymasından” bahsedilebilmiştir. Ana akım medyaya bakarsanız emperyalist bir saldırıya uğramış direnen bir İran, Lübnan ya da Yemen göremiyordunuz. Kimin gönderdiği belli olmayan füze parçalarının Türkiye ve Azerbaycan topraklarına düşmesi ya da Mekke ve Medine’deki kutsal mekânlara dronlarla şüpheli saldırılar yapıldığında tepkilerin İran’a ve Yemen’e yönelmesi gibi aşikâr komplolarla bu zemin somutlaştırılmaktadır.
Gelinen noktada ABD ve İsrail, İran’ın emperyalist bir saldırı ile parçalanmasının ve Yemen’de çıkıntılık yapan grupların yok edilmesinin bölgedeki herkesi memnun edeceğini vaat etmektedir. Kimilerini Şiileri etkisizleştirerek memnun edecektir, kimilerini Yemen’deki ayrıksıları temizleyerek, kimilerini İran’daki Kürtleri ve Azerîleri özgürleştirerek(!), kimilerini de “molla rejimini” bitirerek. Bu ortamda kâr edeceğine kanan herkesin işin sonunda pişman olacağı ise apaçıktır. Çünkü küresel güçler bölgedeki hiçbir ülkenin faydasına bir iş yapmamıştır ve yapmayacaktır. Son 30 yıldır görüldüğü üzere adım adım “yeni düzen” inşa edilmektedir. Bölgedeki bütün ülkeler, Siyonist işgalciler ve Küresel çıkar şebekeleri için en ufak risk oluşturmayacak bir vaziyet alıncaya kadar da bu devam edecektir.
Bugün Siyonist İşgalciler, “bölgeye verdikleri yeni düzen” sayesinde 1948’deki kuruluşlarından bu ya en güçlü vaziyettedir. Arap Baharı denilen süreçte adım adım tüm olası tehditler törpülenirken işgalcilerle bizzat sıcak savaş içinde olan Filistinli ve Lübnanlı direniş grupları da son birkaç yıldır gelişen sürecin sonunda ABD başkanının “sonsuz barış” projesi ile etkisizleştirilmiştir. Bu grupları destekleyen ülkelerin destekleri de türlü yollarla sonlandırılmıştır. Bu kapsamda Yemen’e ve nihayetinde bölgede en büyük tehdit olarak görülen İran’a da savaş açılmış, ekonomik yönden yıllardır süren ambargo güçlendirilmiştir. Bu kampanya bölgedeki ülkelerin kamuoyunda Şii-Sünni çatışması zemininde yorumlatılmış, özellikle sosyal medyadaki ve farklı dini gruplardaki uzantılar aracılığıyla “rıza” imal edilmiştir. Öyle ki İran’ın İsrail’de daha tehlikeli olduğu, Yemenlilerin zalim ve saldırgan gruplar oldukları ve ABD eliyle ya da İsrail eliyle de olsa yok edilmelerinin büyük bir “faide” olacağı kimilerince açıkça dillendirilebilmiştir.
7 Ekim tarihinde başlayan ancak geçmişi çok daha eskilere uzanan süreçte olup bitenler, Ortadoğu’da yaşananlar çetin bir terbiye sürecidir. Zorlu bir eğitimden geçirilmekteyiz. Gücün egemenliğini, adaletsizliğin gücünü öğreniyoruz. İnançlarımızın ne denli zayıf olduğunu, aynı dinden bile olsa kardeşlerimize yönelen kinlerimizin nice kuvvetli olduğunu öğreniyoruz. Besbelli ki hiç de farkında değiliz olmakta olanın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir