Ağabey merhaba,
Bir süredir, verdiğim yazı sözlerini tutamıyorum. Bunun yaşımla, iş yoğunluğuyla, kafa ve moral durumumla doğrudan ilgisi var. Hani sen bazen sorarsın ya, “Yazılanların hayat ve insanda bir karşılığı var mı?” diye. Bazen bu sözünü düşünüyorum. Yaşım 41 oldu. İki şiir, bir roman eleştirisi, bir tane de portre kitabım var. Yayımlanan yazılarımı bir araya getirsem, birkaç kitap daha çıkarabilirim. Bunların dışında, -inanmazsın belki, tabirimi de hoş gör lütfen- sürüyle yazdığım metin var. Şimdi durduğum yerden bakıyorum. Ne bitmez enerjiyle yazmışım da yazmışım! Yazdıklarımın dörtte üçünü istediğim için, sevdiğim için yazdım. Dörtte birini ise, maişet kaygısı nedeniyle. Peki ne oldu? Bunu çok düşünüyorum. Maraş’ta bu ve buna benzer sorular, insanın başına bela ağabey. Kendi içine bükülüp kalıyorsun Maraş’ta. Peki, bunları sana neden yazıyorum? İçimi dökmek istedim, hoş gör. Bir de sana yazı sözüm vardı. Bari Mustafa ağabeyime verdiğim sözü tutayım, hiçbir şey yazamıyorsam, ona mektup yazayım diye düşündüm.
Yaşım 41 oldu dedim ya, bunu söylememin sebebi, eskiden daha çok olurdu, içimi dökme ihtiyacı. Yirmili yaşlarımda yani. Pek çok kişiye mektup yazdım o sıralarda. Çoğuna da cevap alamadım. Keşke diyorum, o sıralar Mustafa ağabeye de mektup yazma cesareti gösterseydim. Mektup yazmış bir kuşağa mensubum ben. Belki de son mektup yazan kuşak, benim kuşağımdı. Bizden sonra chatleşme, mesajlaşma, sosyal medya çıktı, mertlik öldü. Mertlik hayatımızın her yanından yavaş yavaş çekiliyor. Mektubun ölüşüyle, hayatımızdan mertliğin de bir yönünün çekildiğini düşünüyorum. Mesela bu mektubu, bilgisayarda yazıyorum. Oysa önüme beyaz bir sayfa çekseydim, elime bir kalem alıp yazmaya başlasaydım, çok daha güzel ve duygulu olurdu. Yazıp silme, düzeltme imkânı olmadığı için öyle akla gelen her şey de yazılmazdı mektupta. Daha temkinli, durup düşünerek yazardık. Bazı kelimelerin üstünü çizerdik. O karalamaların bile anlamı vardı. Marcel Proust’un bir sözü kaldı geldi aklıma. Mealen söylüyorum: “El yazısı, insanın yüzüne benzer,” diyor. Evet, el yazısına bakarak, bize mektup yazan kişinin yüzünü kafamızda canlandırabilirdik. Hiç olmazsa, o yüzün anlamından, birkaç damlacık da olsa nasibimize bir şeyler düşerdi.
Eskiden neden daha çok içimi dökme ihtiyacı duyardım? Şimdi neden daha az duyuyorum bunu? Bilmiyorum. Düşünsem, birkaç ihtimalden söz edebilirim. Fakat şimdi onu düşünüp, mektubumu gereksiz yere uzatmak istemiyorum.
Ağabey, ben Mustafa Aydoğan’la tanışmadan önce Mustafa Aydoğan’la tanışmış biriyim, onu söylemek istiyorum, bu ilk mektubumda. 2000 yılında Konya’ya gittiğim zaman ilk dikkatimi çeken şiir kitaplarından birinin ismi Bir Dolu Bakır Yaz’dı. 20 yaşındaydım. Bir şiir kitabını, birkaç saat içinde okuyabiliyordum o zamanlar. Sonra da oturup, sayfalar dolusu o kitapla ilgili yazabiliyordum. Ne kadar cahil olursan, o kadar çok konuşuyorsun. Ve ne kadar cahil olursan, o kadar kolay yazıyorsun. Şimdilerde öyle değil. Cahillikten tamamen kurtulmuş olmasam da, 20 yaşıma göre, biraz daha iyi durumdayım sanırım. Şimdi bir şiir kitabıyla en az bir hafta uğraşıyorum. Hele onunla ilgili yazacaksam, bu birkaç haftaya da çıkabiliyor. Bir Dolu Bakır Yaz’ı günlerce ayakta okuduğumu, hatta kitabın ortasına kadar, her kitapevine gittiğimde, ayakta okumaya devam ettiğimi hatırlıyorum. O sıralar Kaknüs Yayınlarından çok iyi şiir kitapları çıkardı. İnceydi bu kitaplar. Küçük küçük harflerle dizilirdi. Kaknüs Yayınlarının o yıllardaki şiir dizisindeki kitaplarının tamamını okuduğumu da hatırlıyorum. Çoğunu da bu şekilde ayakta okudum. Bacaklarım yorulunca, kitabı rafa koyar. Bir sonraki gün, ders çıkışı geldiğim kitapevinde, bıraktığım rafta duran kitabı kaldığım yerden okumaya devam ederdim. Ağabey, Bir Dolu Bakır Yaz’ın kapağındaki fotoğrafını da hatırlıyorum. Göğe doğru bakıyordun. Bu fotoğraf, daha sonra okuyacağım her Mustafa Aydoğan şiirinde, tekrar tekrar aklıma gelecekti.
Bir Dolu Bakır Yaz’dan sonra tabii Kendini Aynalarda Çoğaltan Şehir’in peşine düşmüştüm. Bir yandan da o ay, babamın göndereceği harçlığı bekliyordum. Harçlığım geldiğimde, ilk işim gidip Bir Dolu Bakır Yaz’ı almak olacaktı. Sonra da Kendini Aynalarda Çoğaltan Şehir’i. Mustafa Aydoğan’ın bu şekilde şair olarak dünyama girişi, benim için o sıralar çok anlamlıydı.
Ağabey, şunu da eklemek isterim. Ben okuduklarımdan bir dünya oluşturmuştum kendime o sıralar. Bu dünya, gerçek dünya karşısında param parça oldu, dağıldı. Bu dağılışın olumlu yönleri de vardı, olumsuz yönleri de. Olumlu yönlerinden biri, Bir Dolu Bakır Yaz’ın şairiyle bir gün karşılaşacağımı, sohbet edeceğimi, hatta ondan yazı isteyeceğimi, sesini duyduğumda “Ağabey iyi ki sesini duydum,” diyeceğimi hayal bile edemezdim. Şairlerin, benim gibi gençlerle uğraşacak vakitlerinin olmadığını düşünürdüm o zamanlar. Ne demek yani, şair, benim telefonuma cevap verecek ya da şair, benim mektubumu okuyacak? Benim gözümde o sıralar şair, öyle yükseklerde dururdu. O yüzden bir şaire mektup yazarken heyecandan kalbim çatlayacak sanırdım. Bu heyecan dağıldı. Fakat Mustafa Ağabeyle konuşmak, halleşmek geldi. Heyecanın kaybolması benim açımdan olumsuzdu, şairin sesini duymaksa, paha biçilemezdi.
Muhabbetle kal ağabey. Şiirlerin bende.

keşke,keşke yine yeniden mektuplar yazsak çok severdim ve hala seviyorum