Gönül, Allah’ın evidir. Yıkınca, neyin yıkıldığını; kırınca neyin kırıldığını; yapınca da neyin yapıldığını böyle anlatmak istemiş, kadim geleneğimizin büyük üstatları. Tabii, her hikmetli söz, eninde sonunda peygambere dayanır. Peygamberler peygamberi efendimize dayanır. Bu da öyle. İlhamını oradan almış. Manasını orada kurmuş.
Dünya, gönül yıkıcı bir yer. Dünyaya gelip de gönlü yıkılmamış, yüreği incinmemiş insan var mıdır ki! Bu dünyanın, Allah’ın evini, hırsın, kibrin, riyanın ağır darbelerine maruz kalmaktan koruyacak sağlam bir yapısı, sağlam bir düzeni yok. Bu imkân verilmemiş ona. O, yani dünya, bir incinmişler panayırı gibi. Gören gözler için her can, acılar, ihmaller, yaralanışlar kumkumasıdır. İnsan, koca bir yaradır. Hepimiz öyleyiz. Dünyada kaldığımız sürece hep yara alırız. İşte o yaralanmışlardan bazıları:
-Yalnızlar
-Düşkünler
-Çaresizler
-İhmal edilmişler
-Yoksullar
-Yurdunu kaybetmişler
-Evsizler
Dışımız da içimiz de bu insanlarla doludur.
Özelliğini saydığımız bu insanları, çoğu kere başka yerde ararız. Hâlbuki her biri bir adım önümüzdedir. Hatta o kişi bizizdir. Ben, sen, o. Yarın yapayalnız kalmayacağımızı kimse garanti edemez. Biraz sonra, aklımıza bile gelmeyen bir hadise başımıza gelir ve çaresizlerin en çaresizi konumuna düşebiliriz. En sevdiğimiz insan, hiç ummadığımız zamanda ve biçimde bizi ihmal edebilir. Elimizdeki hey şeyi kaybedip zenginken yoksul duruma düşmemiz için küçücük bir sebep yeter de artar bile. Yurdumuzu bize dar edebilirler. Sokakların evsiz insanlarla dolu olduğunu ancak evsiz kaldığımızda anlarız.
Dünya, bir gurbettir. Niyazi Mısri hazretleri şu mısralarında ne güzel anlatır dünyanın bu halini:
Ey garip bülbül diyarın kandedir
Bir haber ver gülizarın kandedir
Sen bu ilde kimseye yâr olmadın
Var senin elbette yârin kandedir
Kandedir, ‘nerededir’ demektir. Her insan bir “garip bülbül”dür. Dünya da bir “il”dir.
İnsanoğlu, bir “hâl”ler mahşeridir. Hâlden hâle girer; bir saniye önceki hâli bir saniye sonraki hâlini tutmayabilir. Sanırız ki o hep öyledir. Güçlü hep güçlü, zengin hep zengindir sanırız. Oysa zanlarımız bize akla gelmedik tuzaklar kurar.
İnsanın içinde bulunduğu mutlak durumlardan ikisini hemen söyleyelim: Yalnızlık ve çaresizlik. Niyazi Mısri hazretlerinin mısralarının altında yatan hakikat de budur. Bu nedenle, insanın gönlü hep kırıktır. Ümitleri gerçekleşmemiş, yaraları iyileşmemiş, çareleri sıkıntılarını aşmıştır. Biraz da bunun için kibirlidir, bunun için acımasızdır, bunun için hata üstüne hata yapar, bunun için başkalarını görmezden gelir. Düzenini bir türlü tutturamamıştır.
İnsanın mutlak durumunun “yalnızlık” ve “çaresizlik” olduğunu düşündüğümüzde, onun asıl mekânının Allah’ın evi olan gönlü olduğu sonucunu çıkarabiliriz. İnsan gönülden ibarettir. O bir kırılmaya görsün, geride hiç bir şeyi kalmaz. Ne demişler: “Gökten düşenin parçası bulunur da gönülden düşenin parçası bulunmaz”.
İnsanın temel sorunlarından birisi sıkıntı ve acı çeken insanlar karşısında “acıma” duygusunu harekete geçirmesidir. Oysa kimse “acıma duygusuna” muhatap olmayı sevmez. Acımak yerine “anlamaya çalışmak” daha doğru olandır. Gönül iklimi “anlamaya çalışmak” ile genişler, yeşerir ve meyve verir.
“Gönül almak” ne güzel bir ifadedir. İrfanî geleneğimizin kelimelere yansımış biçimi gibi görünüyor. Peki, “gönül almak”tan maksat nedir? “Gönül almanın” asıl hareket noktası neresidir?
“Gönül almak”, karşıdakinin gerçek maksadını, durumunu, hâlini “incelikli bir şekilde anlamak” olsa gerek. “Gören gözler için gün ışımıştır” diye bir ulu söz var. İnsana gönül evinden bakanlar, başka gönüllerde neler olup bittiğini görürler. “Gönül almak” için, insanın incindiği noktayı derinlemesine kavramak gerekir. Çaresizliğinin hışırtısını duymak gerekir. Yeni açılmış yarasına bir tutam serinlik gerektiğini fark edebilmek gerekir.
Peygamberimizin, kuşu ölen bir çocuğa başsağlığına gittiği rivayet edilir. Anlamanın en saf, en mübarek biçimlerinden biri olarak önümüzde duran bir örnektir bu. Onun gönlünü alacak, kalbini ferahlatacak, anladığını hissettirecek. Çocuk da teselli bulacak, acısı hafifleyecek.
Evimizde iki tane muhabbet kuşu vardı. Kızımızın hatırını kıramadığımız için eve getirmesine izin vermiştik. Bir seneden fazla bizimle kaldılar. Neredeyse ailemizin fertleri gibi olmuşlardı. Çok sevmiştik onları. Bir gün kuşlardan birisi öldü. Evimizin odalarına ağır bir hüzün çöktü. Günlerce bu ölümü unutamadık. İstedik ki birisi gelsin başımızı okşasın, gönlümüzü ferahlatsın.
Bir yetimin başını okşamak, onun gönlüne serinlik verir.
Bir çaresize dert ortağı olmak, onun yalnızlığını giderir.
Bir yalnıza tebessüm etmek, onun için dünyalara değer.
Bir fakirin sofrasına oturmak, onu zenginleştirir.
Bir yolda kalmışın yardımına koşmak, ona insanlığın ölmediğini gösterir.
Başkalarının incinmiş kalbi, bizim kalbimizin incinecek yerlerinden haber verir.
Başkalarının yalnızlığı, bizim yalnızlığımızdan bir paya sahiptir.
Başkalarının düşkünlüğü, bizim düşkünlüğümüze bitişiktir.
Başkalarının çaresizliği, bizim çaresizliğimizden izler taşır.
İhmal edilmiş, derdine kulak asılmamış insanların içindeki acı bizim komşumuzdur.
Gönül alıcı her eylem, aslında, insanın kendi varlığının, kendi durumunun bilincine varmasını sağlar. Dertlerin, sıkıntıların, acıların, yalnızlığın kendisi için yaratılmış olduğunu, onların sadece başkalarına ait olmadığını fark etmesini sağlar. İnsanın çaresiz bir varlık olduğunu, başkalarına muhtaç olmayan tek varlığın Allah olduğunu anlamasına yol açar. Bu da onu kötü davranışlardan/alışkanlıklardan korur, arındırır.
Her gönül diğerine bitişiktir. Bir gönül incinirse, bu incinme diğerlerine de sirayet eder. Bir gönüldeki yara silinince de diğerlerinde iyileşme başlar. Gönül alma eylemi, insanın bir tür kendini onarma, tamamlama, iyileştirme eylemidir. Bir gönül alırsak, iki tane gönlümüz olur. İki gönül alırsak üç tane gönlümüz olur. Gönül alma, insanı çoğaltan bir şeydir. Bir lütuf, bir merhamet kaynağıdır. Gönül alanın gönlü genişler. Gönül kıranın gönlü daralır, paslanır.
Peygamberimiz karşılıklı hediyeleşmemizi, birbirimize hediye vermemizi tavsiye eder. Hediye, bir gönül alma eylemidir. En güzel hediye ise kalbi kırılana gönlümüzü hediye edebilmektir. Gönüllerimizi karşılıklı alıp vermekten daha büyük hediye olabilir mi? Ola ki, sonunda, gönlümüz Allah’ın eline düşer de büyüklerin büyüğü hediyeye böylece kavuşmuş oluruz. Cennetin yolu gönül alma basamaklarıyla döşenmiş olabilir mi? Eğer böyleyse, cennete bu basamaklara tutuna tutuna gideceğiz demektir. Öyleyse, kaç gönül aldığımıza bakmamız ve arada bir gönül pazarlarına uğramamız gerekiyor. Gönül pazarlarını ise gariplerin, çaresizlerin, yalnızların ve yetimlerin yanı başında aramak gerekiyor.
