Ahmed Paşa ile Necatî Bey aynı dönemde yaşamış klasik şiirimizin iki büyük üstadı. Âşık Çelebi Tezkiresi’nde anlatıldığına göre, bir şuara meclisinde her iki şairin şiiri karşılaştırılır. Bazı işgüzârlar Ahmed Paşa’nın şiirini kötüleyerek Necatî’yi övmeye başlar. Her ikisi de zirvede olduğu için, sanki birisini yüceltmek için diğerini karalamak gerekmiş gibi! Tesadüf bu ya, Necatî Bey de o anda meclise çıkagelir. Böyle böyle derler, biz de sizin ve Ahmed Paşa’nın şiiri üzerine konuşuyorduk. Durumu öğrenen Necatî Bey büyük bir tevazu ile irticalen şöyle söyler:

Necâtî’nin dirisinden ölüsü Ahmed’in yeğdir

Ki İsâ göklere ağsa yine dem vurur Ahmed’den

Paşanın şiiri ile benim şiirimi nasıl kıyaslarsınız, merhumun ölüsü bile benim diri hâlimden daha iyidir. İsa peygamber göklere de çıksa, yine Muhammed aleyhisselâmın son ve hak peygamber olduğunu anlatır. Beytin ikinci dizesindeki inceliği anladığımız zaman ancak şiirden zevk alabiliriz: Necatî mahlasını kullanan şairin asıl adı İsâ’dır. Ahmed Paşa ise mahlas kullanmayan nadir şairlerden biridir.  

Tevazu eski edebiyatımızda çokça işlenen anahtar kavramlardan biridir. Kibirden uzak durmak, alçakgönüllü olmak, hava atmamak, alttan almak anlamlarına gelir. Ahlâk-ı Alâî sahibi Kınalızâde Ali Efendi’ye göre tevâzu, kişinin itidal üzere olan davranışlarıdır. Bunun ifratı tekebbür (kibirlilik), tefriti ise tezellül(alçalma)dür. Şair Zihnî’nin dediği gibi:

Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât

Mütevâzı olanı rahmet-i Rahmân büyütür

Allah’ın rahmeti her zaman kendini büyük görmeyenlerle, tevazu sahipleriyle beraberdir. Ayak bastığın toprağı hakir görme, yediğimiz içtiğimiz şeyler ancak toprağa düştükten sonra Allah’ın feyzine mazhar olabilir.

Tevazu ehlinin düşmanı olmaz. Herkes ona saygı gösterir. Nasıl yerde yazılı olan seccâdeye halk eğilerek secde ediyorsa, alçak gönüllü olanlara da herkes hürmet eder. Seccâde ayağımızın altında olmaklığından dolayı değerinden bir şey kaybetmez, eğilerek alnımızı koyduğumuz için değer kazanır. Reşad Bey’in söylediği işte tam da budur:

Tevâzu ehline âlemde herkes ser-fürû eyler

Durur seccâde yerde lîk halkın secde-gâhıdır

Unutmayalım ki “alçak” sıfatı önüne gelen her sözcüğü bir virüs gibi etkileyerek kendine çekerken, sadece “gönül”ün cazibesine dayanamayarak ona teslim olur. Alçak gönüllü olmak herkese nasip olmaz. Nâbî hikemiyat vadisinden seslenerek duyurmak ister sesini:

Tohm olmayınca hak-nişîn bulmaz irtifâ’

Olmaz cihânda kimse azîz, olmadan zelîl

Toprağa ektiğimiz tohum yerin altına girmeden toprak üstünde serpilip boy atamaz. Bunun gibi insan da tevazu kanatlarını gererek aşağılara inmedikçe lâyık olduğu makam ve mevkiye erişemez. Hazret-i Yusuf’un hayatı işte buna delildir. Güzellik sembolü o insanı zelil kılmak istediler, ancak Allah onu aziz eyledi, izzet sahibi kıldı. Bununla beraber bazı insanlar vardır, tevazu gölgesi altında perdeleyemediği bencilliği herkesin dikkatini çeker. Güya kendisinden başka kimse bunun farkında değil. Koca Ragıp Paşa’nın da dediği gibi:

Râgıbâ düşmanın aldanma tevâzûlarına

Seyl duvarın dibini öperek hedm eyler

Ey Ragıb, dost görünümlü düşmanın alçakgönüllü davranışlarına sakın aldanma! Unutma ki yıkıcı olan sel duvarın dibinden dibinden giderek, ayağını yalayarak yıkıma sebep olur. Hey gidi Ragıb Paşa hey, kim bilir Sadaret makamına gelene kadar kendisinin ayağını kaydırmak isteyen hangi şahısları kastediyor!

İnsanlar niçin ve kime karşı tekebbür eder ki! “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyen Yunus Emre’yi sekiz asırdan beri bayraklaştırıyorsak; bugün etinden ve kemiğinden başka geride bıraktıklarından dolayıdır. Bu arada yaygın olan ve halk arasında yaşayan bir sözü de hatırlatalım: Kibre karşı kibir sadakadır. Demek ki bu söz eskiden beri halk arasında yaygın bir söyleyiş olarak varmış:

Mütekebbirlere kibr etme tasadduk sayılır       

Zâlime cevr ü ezâ kılma ibâdet gibidir

Manastırlı Nâilî’ye göre buradaki kibir zulümdür ve nasıl ki kendini bir şey zannedene ayniyle mukabele etmek bir sadaka sayılırsa, zalime hak ettiği cezayı vermek de ibadetlerin en makbulüdür. Kime karşı gösteriyorsun bu kibri, bu afra tafralar kim için! Sen de bir kara kadının veya beyaz kadının rahminden dünyaya geldin. Ebu Zer bir sözüyle sözün nereye varacağını hesaplayamadı. “Kara kadının oğlu” diye küçümsediği Bilâl-i Habeşî’nin takvası karşısında yüzünü eşiğine koyduğu o “siyah köle”nin kapısı Ebu Zer için bir yükselme basamağı oldu.

Kibir dediğimiz şey, haset ve kıskançlığın yakın akrabasıdır. Bu yönüyle tevazunun tam zıddıdır. O haset ki yaptığımız iyilikleri içten içe kemiren bir kurt misâli. Bu illete yakalanmamanın ilâcını şu reçeteyle bize Nâbî veriyor:

Senden ednâyı görüp şükr ile demsâz olmak

Senden a’lâları reşkeylemenin merhemidir

Senden yukarıda bulunup da onları kıskanmanın merhemi, senden aşağılarda olanları görerek hâline şükretmektir. Bu sözün Esad Muhlis Paşa’nın diline tercümesi şöyle:

Lâf-ı da’vâ-yı enâniyyet ne lâzım ârife

Herkesin âlemde bin mâfevki bin mâdûnu var

Görmesini bilenler için dünyada herkesin altında da üstünde de insanlar vardır. Mal-mülk olarak da böyle, makam-mevki olarak da. Sadece senden üsttekilere bakarsan hırsına yenik düşersin. Alttakilere de bak ki teselli bulasın. Hep yukarıda bulunanların zenginliğine gıpta etme, biraz da fakir fukaraya bakarak hâline şükret. Ârife tarif gerekmez! Bilgi ve zekâ bakımından içinde yaşadığın toplumda çoğu kimseden üstün olabilirsin. Bu durum, onları aşağılamak için seni haklı çıkarmaz. Bu yeteneğini onların gözüne sokarak belli etmeye çalışma. Şeyhülislâm Yahya’nın sözü kulağında küpe olsun:

Bahr isen de katre-i nâçiz göster kendini

Bilgide mütebahhir olabilirsin, ama kendini denizde bir damla olarak görürsen bu senin için daha iyi olur. Çünkü senden daha bilgili olanlar vardır. Muallim Nâcî’ye göre ise:

Hak tevâzu edenin kadrini terfî eder

O kadar terfi eder, makamını o kadar yükseltir ki temeli tevazu üzerine kurulu sarayın zemin katından bile cennet bahçelerini seyretmek mümkündür. İşte bu mazmunu Kafzâde Fâizî şu şiirinde dile getiriyor:

O rütbe mürtefîdir kasr-ı bünyâd-ı tevâzu kim

Riyâz-ı cennete nezzâre kâbil ta zemîninden

Bir şeyin albenili olanı, gösterişlisi çoğu zaman aldatıcı olabilir. Sûret her zaman sîretin aynası değildir. Devâsâ olana cüssesinden ve büyüklüğünden dolayı aldanmamak gerek. Kuyucak-zâde Mehmed Âtıf’ın şu şiirindeki mazmun orijinaldir ve üzerinde düşünmeğe değer:

İrtifâ-i kadr içün lâzım tevâzu’ âdeme

Şemsi gör kim sâyesin salmış ayaklar altına

Kadrinin yükselmesini istiyorsan insanlara tevazu kanatlarını germelisin. Işıklarını yeryüzüne salan güneşe bir bak, parlak ışıkları ayaklar altındadır. Buna rağmen ışığı ayaklar altında olan güneşin büyüklüğüne bir zarar gelir mi!? O güneş ki biraz yaklaşsa veya uzaklaşsa, dünyayı bize zindan ederek yaşanılmaz kılar. Yine Nâbî’nin şahitliğine başvurursak:

Olur feyz-i tevâzu ile dıraht-ı pest bâr-âver

Komuştur meyveden mahrûm servi ser-firâz olmak

şiirinde şöyle demek ister hikmet şairi: Şu gördüğün sadece birkaç metre boyundaki meyve dolu bodur ağaçlar lisân-ı hâl ile diyor ki: Olgunlaşıncaya kadar insanlar benim verdiklerimi yesin diye onları sırtımda taşıyorum. Servi ağacı öyle mi ya, boyu posunu herkes seyretsin diye göklere çıkmış ve bu yüzden meyve vermekten mahrum kalmıştır.    

Son sözü Tokadî-zâde Şekip’e verelim:

İnsânı tâlii bazen göklere

Çıkarır da yere atar demişler

Haddinden ziyâde yükselen kişi

Feleğin gözüne batar demişler

Her kim ki dünyâda keskindir dişi

Mutlak bir belâya çatar demişler

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir