“Anı biriktiren tüm kırlangıçlara”
Yine aynı kokuyla uyandım. Ne zaman ikindi vakitlerinde uyusam uyanır uyanmaz bu koku geliyor burnuma. Hangi ülkeye, dünyanın neresine gidersem gideyim bu koku hep benim yanımda. Neredeyse ömür denilen yolun ortasındayım. Saçlarımdaki gümüşler yaşımı ele veriyor -ki zaten bunu hiç saklamam-. İlk on yılı alıp duvara asarsam geri kalan tüm zamanlarımda bu kokuyla uyanıyorum. Her seferinde “Acaba kokuların da bir ömrü var mı?” diye düşünmeden kendimi alamıyorum. O zaman karşımdaki oval aynaya bakarken yüzümde turuncu bir gülümseme görüyorum. Kokuların ömrü varsa gülümsemelerin de rengi olabilir değil mi? Bunu kanıtlamak gibi derdim yok çünkü gülmek, gülümsemek kişiye özel bir duygu durumu. Ya da bu tür şeyleri düşünmek çocukluk çağlarının şimdiye yansıyan bir devinimi. İkindi vakitlerime sızan bu kokuyu tekrar tekrar düşünüyorum. Tarifi de kendi gibi sade ve ılık. Bir ağaç gölgesinde oturan insanın içine dolan huzur gibi. Ya da nevruz mevsiminde içinizi ısıtan güneşin siz çiçek toplarken sırtınıza yaslanması kadar sıcak. Hırçın olmayan düştüğü yeri yeşerten bir yağmur gibi, gibi, gibi…
Çocukluğumdaki toprak evimizin her yerine sinen beyaz kireç kokusu bu. Yaz mevsiminin gelişini anlatan, evimizin bu sıcak mevsime hazırlığı aslında. Karın altından başını uzatan nergisin toprak üstü ahalisine selam vermesi de diyebilirim. Tıpkı bir ebru ustasının su ve boyaları kağıtla buluşturması gibi inceden inceye sabırla işlenen bir sanat. Annemin ilk önce mavi leğeni alıp sakince yere koyması. Yine mavi bir plastik torbanın ağzını en acelesiz şekilde açması. Sonrasında yavaş yavaş torbanın içindeki kırık beyaz rengi kirecin dökülmesi. Yamulmuş, bakır bir ibrikten suyun iplik iplik akması. Annemin su ve kireçi kavuşan iki sevgili gibi buluşturması. Su ve kireci halkalar oluşturuncaya kadar ahenkle karıştırması. Sonrasında sapı ahşap, mavi bir fırçayı eline alıp sıvası dökülmüş, yüzünde çukurluklar açılan, içten kuvvetli dışarıdan hastalıklı duvarımızı yavaş yavaş kireçle boyaması. Çocukluğumda bunu gelin olacak kızın saçlarını annesi tarafından tel tel taranmasına benzetirdim. Annem o an hiç kimsenin bilmediği bir Afrika kabilesinin başı gibi kutsal görünürdü gözüme. Bozulmuş çukur duvarlar da onun kıymetli halkı gibiydi. Fırçayla duvara dokundukça o hasta duvar birden iyileşir, anneme göz kırpardı. Bense küçük bir iskemleye oturur saatlerce annemi izlerdim. Annemin her seferinde fırçayı duvara dokundurmasıyla koku tüm benliğimi sarardı. Bu kokuyla o kadar çok içli dışlı olmuşum ki hâlâ benimle. Sanırım sonraki yaşantımız çocukluğumuzun üstümüze başımıza sinmesinden başka bir şey değil.
Her insanın tutunduğu, sarıldığı, kirpiklerine yerleştirdiği, kalbinin bir yerlerine astığı çocukluk anısı vardır. İşte o neyse ona sahip çıkın derim. Zira hayatımızın geri kalanı o an kadar güzel ve huzurlu olmayabilir!
