Bağdatlı Rûhî bir gün sabah namazını kılmak için gittiği camide kapının hemen dibinde oturmuş bir gruba rastlar. Tuhaf sözlerle tesbih çektiklerini görür. Her biri Allah Allah diye zikretmez, yeni basılmış ellilik çil çil altın sayıklar. Şairimiz onlardan birinin kulağına eğilip sorar: “Sabahın köründe burada ne alıp ne satarsınız böyle?” İçlerinden biri: “Tövbe tövbe, şu dediğin şeye bak, dilinde ne Nebi var, ne Allah! Şehrimizin hâkim-i vakti (önde gelen devletlü zengini) hayır yapmak için mescide gelecek, onu bekliyoruz” der. Rûhî şu çarpıcı şiirinde anlatıyor bunu:
Vardım seherî tâ‘at içün mescide nâgâh
Gördüm oturur halka olup bir nîce gümrâh
Girmiş kimisi vahdete almış ele tesbîh
Her birisinin vird-i zebânı çîl ü pençâh
Dedüm ne sayarsız ne alursız ne satarsız
K’aslâ dilinizde ne Nebî var ne hod Allâh
Dedi birisi şehrimizin hâkim-i vakti
Hayr itmek içün halka gelir mescide her gâh
Şair bu dilencilerin kötü niyetli olduğunu öğrenince bu sefer onları deşifre etmeye kalkar. Varlıklı insanlar, ortalıkta dolanan böyle sahtekârları görünce, yüzünü eğip dilenen fakir dilencileri nasıl ayıracak! Onlar zaten dilenmekten ar eden insanlar. İşte bunlar sadaka ve zekat vermek isteyenleri yanıltarak onların iyi niyetlerini de istismar ediyor. Bağdatlı şairin bu sefer ağzına geleni söylediğini görüyoruz:
Geldiklerini mescide bildim ne içindir
Yüz döndürüp andan didim ey kavm olun âgâh
Kim sizden ırâğ oldı ise Hakk’a yakındır
Zîrâ ki dalâlet yoludur gittiğiniz râh
Rumeli kökenli sipahi bir aileye mensup olan Bağdatlı Rûhî, Kanûnî’nin ordusunda yer alarak Bağdat’a kadar gitmiş, sonrasında da oraya yerleşmiş bir ailenin çocuğudur. Daha sonra da Osmanlı topraklarını gezerek toplumun aksayan yönlerini bir sanatçı titizliği ile şiirlerinde ele aldığı görülür. Şiirlerinde karşılaştığı kimi insanların ikiyüzlülüğünü, sahtekârlığını, rüşvet alan idarecileri, kifayetsiz muhterisleri kıyasıya eleştirir.
Eskilerin efsane iktisat profesörlerinden Sabri F. Ülgener’in yazılarından da anlıyoruz ki Osmanlı döneminde klasik şairlerimiz -bir zamanlar iddia edildiği gibi- sosyal hayatın dışında değil ta içindedir. Bu konudaki görüşlerini İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası kitabında şöyle ifade eder: “Çağın insanını yeni baştan kurma ve şekillendirmede araştırıcı sanat tarihinin başka dalları ile beraber edebiyat tarihini de (halk edebiyatı, divan edebiyatı vs.) yanı başında bulacaktır. Günün acılı acısız vukuatını sade samimi havası içinde aktarmada halk edebiyatının ve ozanlarının yardımı büyük olabilir. Bizim baş vuracağımız kaynaklar halk ve destan edebiyatından çok klasik edebiyat -özellikle divan edebiyatı- olacaktır. Uzun zaman, toplumun gündelik yaşayışı üstünde, basma kalıp sofiyâne rümuz ve ibareleri veya İran edebiyatının alışılmış imajlarını gözü kapalı tekrarlamaktan öteye gitmediği ısrarla ileri sürülen divan edebiyatını araştırmalarımız boyu apayrı bir çehre ile yanımızda bulacağız: gerçek ve paha biçilmez bir belge hazine ve kaynağı olarak! Vesikaları dikkat ve ihtiyatla taramaya alışık bir gözün, divan edebiyatının sahifeleri arasında öğreneceği çok şeyler vardır. Günün türlü iktisadî dertleri (para ayarı, hayat pahalılığı..), bütün bir şark ticaretinin adım adım gerileyişi divanların, mesnevîlerin kenarına köşesine sığınıp saklı kalmış işaret ve imâlar, bazen de açık ve dosdoğru ibareler halinde gözlerimizin önünde sıralanmış olacaktır.”
Para, altın, hayat pahalılığı, enflasyon, geçim derdi vs. kelime ve tamlamalar günümüzde en çok kullanılan müstamel kavramlardır. Şüphesiz bugün olduğu gibi dün de öyleydi. O zamanlar sîm ü zer deniyordu, müzayaka deniyordu, para pul olarak adlandırılıyordu.
Millet olarak biriktirmeyi seviyoruz. Bir zamanlar hayli rağbette olan, son zamanlarda da yer yer basında yer alan “çöpevler” haberlerini okuyoruz. Biriktirme deyince tabii ki altın akla gelir. Gazetelerden okuduğumuza göre Türk toplumunun yastık altındaki altın miktarının yaklaşık 3-5 ton, bunun da değerinin 200-300 milyar dolar değerinde olduğu tahmin ediliyor.
Oysa para harcanmak için vardır, biriktirmek için değil. Parayı, yani altını keseden keseye hapsedenleri Nâbî şöyle eleştiriyor:
Kîseden kîseye hapseyleyerek halk zer’i
Çok peşîmânlığı var çıktığında mâdenden
Demek ki halkımızın para biriktirme hırsı yeni değil. Biriktirilen o paranın mâdenden çıktığı günden beri pişmanlığı vardır.
Bugün gündelik hayatımızda nakit, para, altın, döviz ne ise; şüphesiz dünde kalmış toplum hayatında da para, altın, gümüş, nakit vs. odur. Yalnız gündelik hayatın hayhuyları arasında şu gerçeği unutuyoruz:
Sanma ey hâce ki senden zer u sîm isterler
Yevm-i lâ-yefnâ’da kalb-i selîm isterler
Yine Bağdatlı Rûhî söylüyor bunu. Kıyamet gününde senden para pul istemezler, ey hocaefendi, orada seni kurtaracak olan selim bir kalptir unutma, diyor. Başımızı yastığa koyduğumuz zaman rahat uyuyabiliyor muyuz, önemli olan odur. Bu gerçeği Hasan Çelebi şöyle şiirleştiriyor:
Gerek seng-i siyâh olsun gerekse atlas ü dibâ
Garaz bir bâliş-i râhat bulmaktır ser altında
Bu dünyanın telâşesi bitmez diyor şair. Dinlenmek için başını yasladığın yer ister kara bir taş, isterse atlastan döşenmiş ipekli kumaşlar olsun, fark etmez. Başının altında dinlenebileceğin rahat bir yastık bulabiliyor musun, sen ona bak! Nasibinde olan seni arar bulur. Eğer nasibinde yoksa, Balıkesirli Zâtî’nin dediğini hatırla:
Deryâdan âb istemiş olsam serâb olur
Ger altına tapuşsam o sâat türâb olur
Unutma ki suda yaşayan balıklar içinde bulunduğu nimetin farkında değildir. Suyu çekilen göletlerde susuz kaldıkları zaman anlıyorlar herşeyi. Şanssızlık işte, su istesem serap olur; altın altın diye yırtınsam karşıma kara toprak çıkar! Böylelerini Sümbülzâde Vehbî’ye havale etmeli. Bakın nasıl beddua ediyor şair:
Kârun gibi emvâli ile yerlere geçsin
Ol kim çalışır cem-i hazâin deyu her dem
“Haram helâl ver Allah’ım, fakir kulun yer Allah’ım” diye diye hazineler toplayıp zengin olacağına; bütün bu topladıkların yerin dibine geçsin. Adeta paraya tapanların, işi gücü para pul toplamakla meşgul olanların ağzının payını da Nâbî versin:
Dünyâ-perestin anlamışız secde-gâhını
Pür-nakş-ı sîm ü zer nice seccâde görmüşüz
Nâbî’nin bu şiirinin yanında, Hayrâbât isimli mesnevisinde paranın öyküsü enteresan bir şekilde anlatılır. Altının ne kadar elden ele dolaşan kararsız, ne derece vefasız olduğunu anlatmak isterken; paranın devir sürati ile beraber iktisadi, sosyal, politik fonksiyonlarını herkesten farklı bir şekilde dile getirir. Para dönüp dolaştıkça nelere dönüşmüyor, ne işler çevirmiyor ki! Bir cepten diğerine, bir ülkeden öbürüne atlaya-sıçraya kâh binek hayvanı, kâh kahve ve şeker, kâh ihsan ve atiyye, bazen de rüşvet kılığına girdiğini ve çoğu zaman da sandık ve keseler içinde zindan hayatı sürdürdüğünü, zamanı gelince mirasçılar arasında bölüşüldüğünü ve bazen de hırsıza yem olduğunu anlatır. Mesnevinin aslı şöyle:
Zer dediğin ol arûs-ı bed-mehr
Gösterdi hezâr cebten çehr
Cebinde senin edince menzil
Bin kîse ve cepte oldu dâhil
Bin kişvere eyleyip seyâhat
Bin hâneyi eyledi ziyâret
Sanduklar içre oldu pinhân
Geh kîseler içre çekti zindân
Gâh oldu bahâ-yı esb ü ester
Geh kıymeti kahve gâh sükker
Gâh oldu atiyye gâh kıymet
Gâh oldu hediyye gâh rüşvet
Elhâsıl o bî-vefâ-yı gaddâr
Bir kimseye olmadı vefâdâr
Şu şiirinde ise Nâbî, insanın içindeki saf mânanın ve orijinal düşüncelerin ortaya çıkmamasını, yani söyleyecek sözü olanların bunu ifade etmemesini yerin altında milyonlarca yıl âtıl vaziyette yatan paraya (altın ve gümüş) benzetir:
Sîneden elsineye sıçramayan mâni-i sâf
Benzer ol nakde ki bî-sûd yatar mahzende
Yerin altında boşu boşuna yatan o madenlerin kime faydası var! Önemli olan onu alıp işletebilmek ve insanlığın yararına sunmaktır. Zengin ve fakir, ağniya ve muhtaç, veren ve alan her devirde vardır. Sağ eliyle verenin sol elinin haberdar olmadığı bir kültürden geliyoruz. Makbul olan da budur. Gösteriş budalası dün de vardı, bugün de var. İşte düne dair bir örnek: Bugün olduğu gibi eskiden de eli dar ve cimri zenginlerin vermeye niyeti olmayınca muhtaç kişileri lisan ile doyurmaya kalkar; hâliyle karın doyuracak suya ve ekmeğe yer kalmaz:
Garîb himmeti var ağniyâ-yı devrânın
Lisân ile doyurur âb ü nâna yer kalmaz
Olmaz olsun öyle himmet! Dağıtmadıktan sonra bana ne senin zenginliğinden, diyor şair Nâbî. Senin fakire verecek malın yoksa, ben de züğürtlük yaparak çenemi yormam, kusura bakma! demek istiyor. Aynı şair o kişiye sonunu hatırlatıyor:
Değildir zâta mâil halk mâl ü câhadır rağbet
Dıraht etrafında kimse dolaşmaz bârdan sonra
Ey devletlü ve zengin adam, öyle bir zaman gelecek ki biz senin yoksul düştüğün ve bulunduğun makamdan indiğin günleri de göreceğiz. Herkes senin şu anda sahip olduğun para ve pula, makam ve mevkiye hürmet ediyor, şahsına değil. Unutma ki meyve toplandıktan sonra ağaçların etrafında kimse dolaşmaz.
