Rasim Özdenören, 2005 yılında çıkmaya başlayan Mostar dergisine -biraz da hemşehrimiz Osman Nalbant’ın ısrarıyla- düzenli bir şekilde başyazı yazıyordu. Birkaç yıl sonra bendenizin de içinde bulunduğu bir grubun Bosna’ya yaptığı seyahatten sonra çıkan özel bir sayının sunuş yazısını da Özdenören yazmıştı: “Mostar Köprüsü’nün Romanı”. Yazının ilk satırları şöyle başlıyor: Mostar Köprüsü’nün romanını yazmak!.. Birinin bunu kendine iş edinmesi gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir roman yazılacaksa, Mostar’ın tarihî arka yapısını ortaya koyabilmek için orayı içten (hem içerden anlamında, hem samimi) tanıyan birinin kalemini oynatması gerekiyor. Ben şöyle bir tablo tahayyül edebiliyorum. Bu biraz filmografik bir tablo: Fonda, boğuk bir erkek sesi Mostar’ı anlatıyor. Belki Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin’in çocukluğundan bahsediyor. Hayreddin, daha sekiz-on yaşlarındayken, arkadaşlarıyla Neretva nehrinde yüzerek eğleniyor. Arkadaşlar arasında nehrin bir yakasından öbür yakasına yüzüp geçerek eğlenmek istiyorlar. Nasıl olduysa, çocuklardan biri akıntıya kapılarak aşağılara doğru sürükleniyor… Hayreddin’in gözü önünde cereyan eden bu hazin olay, onu olağanüstü etkiliyor. O tarihte Neretva’nın üstünde henüz bir köprü yoktur. Küçük Hayreddin, kendi kendine söz veriyor: “Büyüyünce ben buraya köprü kuracağım!”
O günden bugüne Gül Yetiştiren Adam’ın tavsiyesi üzerinde kimse durmadı. Nehrin kenarında suya giren Hayreddin’in gözü önünde arkadaşının akıntıya kapılması ve o yaştaki çocuğun bundan etkilenerek “ben buraya köprü kuracağım” demesi Rasim Abi’nin sanatçı muhayyilesi. Suyun kenarında çamurla oyalanan Blagaylı Hayreddin’in hikâyesi de bizim uydurmamız olsun. Buyrun:
Rumeli Ağası da denilen devşirme memuru zaman zaman ihtiyaca göre bütün bölgeyi dolaşarak yetenekli, akıllı, eli yüzü düzgün 8-17 yaş grubu arasındaki çocukları “kırk evden bir oğlan” hesabıyla toplayıp atların üstünde iki tarafı dengeli büyük sepetlere oturtarak İstanbul yolunu tutardı. Bunlar arasında genellikle Sırp, Hırvat, Arnavut ve Boşnaklar vardı. Tarih kitaplarında seçilecek çocuğun özellikleri şöyle belirtilir: Yahudi çocuğu ve ailenin tek çocuğu kesinlikle alınmazdı. Kanun gereğince asil aile çocukları, papaz çocukları, iki çocuğu olanın biri, birkaç çocuğu olanın en güzeli ve en sağlıklısı seçilirdi. Çocukların orta boylu olmasına dikkat edilirdi. Çoban ve sığırtmaç, köse, kel, doğuştan sünnetli, Türkçe bilen, İstanbul’a gelip gitmiş, sanat sahibi, çok uzun veya çok kısa boylu olanlar da devşirilmezdi.
Balkanlardan devşirilen çocuklar arasında Bosna’dan gelen çocukların boy-pos, zekâ ve eğitime yatkınlığı bakımından diğer yerlerden gelenlere göre ayrı bir yeri vardı ve kendini hemen belli ederdi. Bosna’daki bu gelenek tâ Fatih’ten beri sürmüştür. Onlar Bogomili mezhebinden ayrılarak Müslümanlığı kendiliğinden kabul ettiği için, diğer etnik unsurlara nazaran memuriyete daha kolay kabul ediliyordu. Sokollu Mehmed Paşa, Tiryaki Hasan Paşa, Boşnak Mehmed Paşa, Köprülü Paşalar hep bu şekilde devşirilerek en üst makama kadar gelmiş devlet adamlarıdır. Bunun yanında yeniçeri ağalığına, beylerbeyiliğine, kaptan paşalığa, vezirliğe kadar yükselenlerin sayısı tarihimizde hayli fazladır. İsmail Hami Danişmend, 215 Osmanlı sadrazamından yaklaşık yüzde otuzunun Balkan ve Hıristiyan kökenli, bunlar arasında da 12’sinin Boşnak olduğunu kaydeder.
Kanûnî Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk yıllarında, ikna kabiliyeti ile çocuklarını ana-babalarından gönül rızası ile alanların başında Yeşilce Mehmed Bey gelirmiş. Mehmed Bey, gittiği yerde gözüne kestirdiği çocukların ailesinin nabzına göre şerbet verir ve şöyle dermiş: “Baka efendiler, hanımlar! Oğlunuzun açık istikbâli alnında görülüyor. Bu çocuk büyük mevkilere gelecektir. Er başından devlet ırak değildir. Kaderi yaver olanlara, feyiz hazinelerinin kapıları ardına kadar açıktır. Gün gelecek bu çocuk hepinizin elinden tutacaktır. Onun sâyesinde her biriniz servet ve saadete kavuşacaksınız. Şu anda başınıza bir devlet kuşu kondu, cehâlet edip de uçurmayın. Ocağınıza mutluluk kervanı indi, aptallık edip de göçürmeyin. Cevherleri buralarda söndürmeyin…”
Ana ve babaların bir kısmı bu sözler karşısında ikna olup çocuğunu eliyle teslim ederken, bir kısmı da devşirmeci efendiden kaçırmak için yavrularını ormana salar veya verdiği abuk-sabuk cevaplarla onların aptal görünmelerini sağlarmış. Devşirmeci de tabii bunu anında anlarmış. Kül yutmayan devşirmeci ağa, eğer gözüne kestirdiği zeki ve akıllı çocukların ailelerini ne yapıp edip ailesinden mutlaka alırmış.
İşte kahramanımız olan Hayreddin, Bosna’dan devşirilip Bostancı Ocağına getirilen Acemi oğlanlarından birisidir. Ailesi önce göndermek istememiş ama kaderin kozasını ördüğü örümceğin ağına düşmekten de kurtulamamış. Nereden nereye! Mostar’ın küçük bir köyünden, büyük usta Mimar Sinan’ın yanında kalfa olarak çalışan kocaman bir Mimar Hayreddin Ağa ortaya çıkmış!
Rumeli Ağası, kervanıyla Mostar bölgesinde bulunan Poçiteli’deki Neretva nehrine nazır konakta birkaç gece dinlendikten sonra yolunu biraz ötede küçücük bir köy olan Blagay’a düşürür. Kocaman bir kaya yarmasının dibinde bulunan tekke ve türbeye uğrayarak duasını edip yola çıkar. Bir süre yolculuk yaptıktan sonra nehrin kenarında atlarını sulamak üzere mola verir. Bir de ne görsün! Yakıcı bir güneş altında esmer kurusu bir çocuk balçıkla oynuyor. Ağa işi gücü bırakıp, bir ağacın gövdesine yaslanarak uzaktan uzağa onu seyre dalar. Dikkat çekip ürkütmemeye de özen gösterir. Yakınından geçen atların nal ve çıngırak seslerini bile duymadan çamura şekil veren çocuğun, yaşından beklenmeyen harika şeyler yaptığı görülür. Dikkatini daha bir toplayan Ağa yanına kadar yaklaşıp:
– “Evlâd, aferin sana! Kendini kaptırmış ne güzel şeyler yapıyorsun böyle” der. Zeki ve keskin bakışlı çocuk oturduğu yerden kalkıp kendine çeki düzen vererek:
– “Sağolasınız Ağa hazretleri” der. Çocuk Rumeli Ağasını, oturdukları Buna nehrinin kıyısındaki birkaç haneli köyünde görmüş, ailesi de kervanın geldiğini duyunca onu köyden uzaklaştırarak, gidip suyun kenarında hava kararana kadar oyalanmasını istemiş. O da nehrin kıyısına kadar gelmiş. Henüz 12-13 yaşlarında olan Hayreddin’e Ağa sorar:
– “Bak, bunları şimdi kafandan rastgele yapıyorsun. Bu işlerin ilmini görmek istemez misin? Hem de Dersaadet’te…” Çocuk, “Ne buyurursanız doğrudur, Ağa hazretleri!” diye cevap verir. Ardından, “Seni İstanbul’a götüreyim, ister misin?” deyince de, “En iyisini siz bilirsiniz, Ağa hazretleri!” karşılığını verir.
Rumeli Ağası, sorduğu daha başka sorulara çocuğun verdiği cevaplarla, olağanüstü yeteneği ve teslimiyeti bir araya gelince onu da kervandaki atın bir sepetine koymak ister. Ancak Hayreddin:
– “Ağa hazretleri benim anam, babam ve kardeşlerim var, ne derler sonra?” der. Ağa da zaten böyle bir karşılık bekliyordu ve çocukla birlikte ailesine gider. Çocuğun akıllı ve gelecekte önemli işler yapıp büyük adam olacağını anlatan devşirmeci Ağa, ebeveyni ikna ederek onun burada heba olmaması gerektiğini anlatır. Tüm ikna kabiliyetini kullanarak ailesini buna inandırır. Anne ve baba, çocuğu kervandan kaçırmalarına rağmen, karşılarına çıkan bu rastlantıyı hayra yorarak bağırları yana yana iki erkek çocuklarından birini Ağaya teslim eder.
Hayreddin’in yer aldığı Rumeli Ağasının kervanı bir yaz sonu günler ve geceler boyu menzilden menzile konaklayarak İstanbul’a kadar gelir. Küçük Hayreddin o yolculuğu hiç unutamaz. En çok da köyünden ayrılırken üst taraflarını ilk defa gördüğü Neretva’nın durgun yeşil sularında kalır gözleri. Her iki tarafı ağaçlıklı dağın yeşilliği ayna gibi suya vuruyordu. Sepetin diğer dengindeki çocukla arkadaş olur, yol boyu koyu sohbetlere daldıkları görülür.
Hayreddin duyarlı ve sanatkâr yaradılışlı bir çocuktur. Yol boyunca kaldıkları konaklarda tanımadığı insanların kılık kıyafeti, konuşmaları tuhafına gider, kendini başka bir dünyanın içine düşmüş gibi görür. Daha yolun başında gurbet özlemi duymaya başlar. Bilhassa annesinin için için döktüğü gözyaşını hiç unutamaz. O günden sonra nerde annesine benzeyen bir kadın görse o anı hatırlar.
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarının insan üzerinde unutulmaz kalıcı anıları ve izleri vardır. Bu çocukluk anılarının geçtiği yıllar, bir insan için özlem dolu yıllardır. O çağda elde edilen izlenim ve kazanım, bırakın normal insanı şüphesiz bir sanatçının hayatında daha bariz ve daha dışa vurulmuş çizgiler halinde kendini gösterir ve eserlerine de yansır. Küçük yaşta yaşanılanlar, karşılaşılan olaylar çocukluk döneminden kalma o beyaz sayfada ilk karalandığı haliyle durur. İşte bu yönden sözkonusu ettiğimiz “etki” sürekli ve kalıcıdır. Çocukluk yıllarında elde edilen kazanımlar insanı ister istemez devamlı olarak etkiler ve sadece etkilemekle kalmaz belki de hayatı boyunca yönlendirir.
Rumeli’den devşirilip de Yeniçeri yapılacak çocuklar önce Acemi Ocağında yetiştirilirdi. Bu ocak II. Murad zamanında kurulmuştur. Bu çocuklar İstanbul’a getirildikten sonra ocağa alınmadan evvel Anadolu’da bir Türk çiftçisinin yanına verilerek ziraat işlerinde çalışmaları, bu sırada Türk dilini, Türk-İslâm geleneğini öğrenip benimsemeleri sağlanırdı. Buna “Türke vermek” denirdi.
Yıllar yılları kovaladı, aradan yirmi yıl gibi bir süre geçti. Hayreddin zaman zaman Anadolu ve Rumeli’ye doğru padişahın yanında Mimar Sinan’la birlikte sefere çıktı. Kendisi gibi devşirme olan padişahın başmimarı Sinan’ın güvenini ve mesleğini kazandıktan sonra kalfalığa kadar yükseldi. Blagaylı Hayreddin, ustasının yanında bir yandan ordu mimarı olarak seferlerde bulunurken öte yandan da kendisini çok iyi yetiştirerek bilhassa İstanbul’da muhteşem eserlerin plan ve projelerinin çiziminde Koca Sinan’ın sağ kolu oldu.
Böylesine yoğun geçen çalışmalarının arasında Hayreddin bir gün babasından kahır yüklü bir mektup aldı. Şöyle yazıyordu çocuğunu özleyen ve Mostar’ın bir köyünde çiftiyle çubuğuyla uğraşan baba: “Oğul, seni İstanbul’a payitaht şehrine ilim irfan sahibi olasın diye yolladık. Şükür, yüzümüzü kara çıkarmadın. Devlete hizmetlerinden hoşnut olunduğunu duyar, seviniriz. Yalnız, bizleri gözardı ettiğine de üzülürüz. Niceyiz, derdiniz tasanız var mı diye hiç sormaz mısın? Artık kocadık. Tez zamanda köprümüzün yapılmasına vesile olasın!” Yılların efkâr bulutu olarak gelip önünde toplanan bu satırlar Hayreddin Kalfa’nın içine oturur.
Neretva’nın iki yakasını birbirine bağlama düşüncesi Hayreddin Kalfa’nın çocukluğundan beri aklından çıkmıyordu zaten. İstanbul’a onun için geldiğini biliyordu ve memleketine geri dönüp bir köprü yapmak için burada bulunduğunun şuurundaydı. Bir taraftan da Mostarlılar Sultan Süleyman’a nâme üstüne nâme yolluyordu, şehirlerine elzem olan bir köprü yaptırması için. Anlaşılan Hayreddin’e yazılan mektubun bir benzeri Sultan Süleyman’a da yazılmış. Bir ara padişah başmimarını huzura çağırarak, Mostarlıların kendisine yolladığı mektubu gösterdi. Uzun uzun sohbet ettikten sonra son söz olarak Sultan Süleyman, Sinan Usta’ya: “Ey koca mimar, memâlik-i mahrûsamın garp cephesinde öyle bir köprü yaptırasın ki Devlet-i Aliyye’nin şanına lâyık ola, tebamıza hep bizi hatırlata!” dedi. Sinan da “Başüstüne!” diyerek bunu emir telakki etti ve huzurdan ayrıldı.
Ancak Mimar Sinan’ın gözüne, padişaha söz verdiği o zamandan sonra uyku girmez olur. Sultanın Mostar dediği yer dünyanın bir ucu. Anadolu’da ve Rumeli’de bir taraftan yeni başlayan, öbür taraftan yarıda kalıp devam eden bunca işler, çalışmalar aksamaz mı!? Bu kadar işin gücün arasında tâ Adriyatik yamaçlarında bulunan bu köprüye nasıl zaman ayrılacak! Neylersin ki gün sabah-akşamla mukayyet ve ömür dediğin de sayılıdır. Cihan padişahına bir kere söz verilmiştir. Bu emre karşı hayır demek ne mümkün!
Aslında başmimar bu sorumluluğu üzerine almasını istediği birini biliyordu ama teklifin ondan gelmesini bekliyordu: Hayreddin Kalfa. Mimar Sinan’ın görmediği Neretva nehrinin coşkun uğultusu kulağından hiç gitmedi zaten. Hayreddin Kalfa nehrin coşkun suyunu hep anlatırdı ustasına. Padişahın sözkonusu emri, koca mimarın yanında yıllardır kalfa olarak çalışan Hayreddin’in de kulağına gelmişti. Hayreddin’in bunu duyar duymaz tüm cesaretini toplayarak başağasının huzuruna çıkması aynı ana denk gelir. Memleketine bir hizmet götürememenin sıkıntısını çeken Hayreddin Kalfa, Mimar Sinan’a babasının gönderdiği mektubu göstererek Blagay’dan beri hayat hikâyesini ve gördüğü rüyaları bir daha anlatır. Neretva’nın kıyısında çamurla oynadığı günleri, nehrin taşkın sularına kapılan çocukluk arkadaşlarını, devşirmeci ağanın kendisini bu sırada bularak İstanbul’a getirişini ve sonrasını uzun uzun hikâye eder. Son olarak işi Neretva üzerinde yapılacak köprüye getirir ve bunun inşasına talip olur: “Ağam der, kulunuza üç ay müsaade buyurun. Bizzat gidip yerinde yapacağım köprünün bir nümûnesini kurayım, ondan sonra size takdim edeyim. Takdir zât- âlînizin!”
Koca mimarın beklediği de buydu zaten; Kalfanın isteğine ne tam evet der, ne de hayır! Sorumluluğu tam üzerine alması ve ona teşne olmuş havasını vermemek için, “düşünelim!” diye cevap verir. Hayreddin ertesi gün başağasından sevinçli haberi alır almaz yola düşer. Bir hafta sonra henüz çocuk yaşlarındayken kıyısında oynadığı Neretva’nın boylarını incelemeye başlar. Nehrin en durgun yerinde suyun yeni gövermiş ince uzun söğüt dallarını yalayışını seyreder uzun süre. Birden gözünün önünde kurmayı düşündüğü köprü canlanır, çocukluk yıllarına gider. Haftalarca gece gündüz yapmayı düşündüğü köprünün hayâliyle yatıp kalkar. Sultan Süleyman’ın başmimarına söylediği “devletimizin şanına lâyık bir köprü” yolundaki fermanını bir emir telakki ederek aklından çıkarmaz.
Şairlere nasıl ilhâm gelirse, nehrin kıyısında dolaşan Hayreddin’e de bir an beklediği ilham geldi ve “tamam” dedi, “buldum!” “Köprüye hilâl şeklini vermem lâzım. Bir de Allahu azîmüşşanı hatırlatması gerek, ama nasıl? Hallâk-ı Cihânın 99 esmâü’l-hüsnâsını çağrıştıracak 99 adet sütbeyaz Oruçeviç mermer taşından basamak yapmalıyım.” Günlerce bunun hayâli ile yattı kalktı.
Mimar Hayreddin projeyi çizdi ve Dersaadet’e yaptığı uzun bir yolculuktan sonra Mimar Sinan’ın huzuruna çıkarak düşüncesini anlattı ve planını gösterdi. Kimsenin aklına gelmeyen bu köprünün şekli ve verdiği ilham Sinan Usta’yı bile heyecanlandırdı. Maiyetinde çalışan ve çok yakından tanıdığı bir kalfanın böyle bir işe imza atacak olması onu son derece memnun etti. Durumu padişaha arzetti. Padişah da plan ve projeyi kabul ederek Hayreddin’e törenle “ağalık” pâyesi verildi. Dülgerlikten yetişme Blagaylı köylü çocuğu İstanbul’dan ayrılarak Hayreddin Ağa sıfatıyla memleketine döndükten sonra hemen köprünün yapımına başladı.
Aslında aynı nehir üzerinde yüz yıl önce bir köprü yapılmış. Hayreddin bu köprünün akıbetini babasından ve dedesinden duymuş ve biliyormuş zaten. Onun için kendisinin mimarı olacağı köprünün yüzyıllarca ayakta kalması için nereye ve nasıl yapılacağını günlerce ve haftalarca düşündü. 1557’de temeli atılan ve 9 yılda inşa edilen köprü, sanki şairin:
Taşımış harcını gazileri, serdârıyla
Taşı yenmiş nice işçisi, mîmârıyla
şiiri eşliğinde 1566 tarihinde tamamlandı. Yine başka bir şairin:
Sanki ummân-ı bekânın ezelî bir mevci,
Yükselirken göğe, donmuş da kesilmiş inci!
dediği cinsten bir yapı ortaya çıktı. Hayreddin Ağa’nın en büyük üzüntüsü, 1566 Eylülünün başlarında, Balkanların diğer ucu Zigetvar’da ölen Cihan Padişahına köprünün bittiği müjdesini verememek olmuştur.
Rivayet odur ki Hayreddin Ağa köprüyü yaptıktan sonra nazar değer düşüncesi ve öncekinin akıbetine uğrar endişesi ile bir süre ortalıktan kaybolmuş. Öyle ya, “cihanda bir misli daha bulunmayan kavs-ı kûzah” yapmıştı. Kendine güveniyordu ama yine de endişeliydi. Günler ve haftalar geçtikten sonra köprünün yıkılmadığını görünce ortaya çıkmış ve Mostar’a o zaman dönmüş.
Evliya Çelebi, o zamana kadar 16 ülke gezdiğini, böylesine haşmetli bir köprü görmediğini anlatır. 17. yüzyılın bilhassa ikinci yarısında tüm Osmanlı topraklarını gezerek kayda geçiren Evliya’yı şaşırtan köprünün görkemli görünüşü, bütün Rumeli topraklarının kültürel çetelesini titiz bir çalışmayla 20. yüzyılın ortalarında tutan Ekrem Hakkı Ayverdi’yi de hayretlere düşürür: “Bu köprü mimarî dehânın terkibiyle taştan yapılmış değil de muhayyilenin cisim hâlini almasıyla meydana gelmiş gibi efsanevî bir mânâ ve ruh kazanmıştır.” Mostarlı şair Hasan Ziyaî Efendi de köprünün yapılışına şu tarih beyti düşürür:
Kavs-i kûzahın aynı bir köprü binâ oldu
Var mı bu cihân içre mânendi hey Allah’ım
İbretle bakıp dedi târîhini bir ârif
El geçti köprüden biz de geçeriz Şâhım
Bu dörtlükten, ebcet hesabıyla köprünün 974 (1566) tarihinde tamamlandığını çıkarıyoruz. Biz Mostar’ın güzelliklerini bugününden ziyade dününde buluyoruz. Gazihüsrevbey Kütüphanesi’de mevcut bir tezkirede, bu şehrin yetiştirdiği bir şair olan Derviş Paşa’nın uzunca bir şehrengizi vardır. Mostar’ın güzelliklerini, kimi vasıflarıyla öne çıkmış insanlarını, bu insanların tipik özelliklerini anlatırken şöyle başlar şehrengizine:
Yürü Mostar’a şehrengîz eyle
Zebânın tîğini ser-tîz eyle
Doğup büyüdüğü toprakların şiirini yazmak için “zebânın tîğini” (dilinin kılıcını) keskinleştirir. Ve bunun kendisine hüsnü şehadet edeceğini, dünyada da bâkî bir eser bıraktığı için gelecekte hayırla yâd edileceğini umar:
Duâ-yı hayra bâ’is oluserdir
Kalan âlemde bir bâkî eserdir
Böyle bir niyetle işe soyunur Derviş Paşa. Hem ele aldığı kimselerin hem de kendisinin, gelecek nesiller tarafından hayırla yâd edilmesini arzular. Âdem Dede’nin dediği gibi:
Âdem odur ki adını âlemde andıra
Âlemde ad kalır vü âdem gelir gider
İşte böyle, insanlar geride bıraktığı şeylerle hatırlanır: kimi eserleriyle kimi de buna benzer sözleriyle.
