Aniden durdu. Neden, kimden kaçıyordu bunu kendisi de bilmiyordu. Bulunduğu cadde sessizdi, ayağını kaldırmaktan korkarcasına yürümeye başladı. Sanki zemin kaygan bir toprakla kaplıydı. Ya da biraz hızlı yürüse bir bomba infilak edecekti. Kesik kesik nefes alırken önünde sağa sola dağılan bilyelere baktı. Sanki göz bebekleri çıkmış ve önüne düşmüştü. Bu benzetmesinden ürpererek istemsizce elini gözlerine götürdü. Tüm bunlar olurken ayaklarının dibine kadar sokulan küçük çocuğu yenice farketmişti. Çamurlu parmaklarıyla bilyeleri özenle topluyordu. Sanki topladığı bilye değil de altın külçesiydi, öyle hassas öyle narindi. Toz, çamur içindeki birinden böylesine bir şey görmek onu şaşırtmıştı. Yüzündeki şaşkın ifadeyle küçük çocuğu izlemeye devam etti. Bu sırada bulanık bir görüntü geçti gözlerinin önünden. Çocuk dökülen bilyelerin hepsini toplamıştı. Bilyeleri koymak için kıyafetinde bir cep aradı. Hay aksi, cebi olan tek şey pantolonuydu. Onun da cep kısmı sökülmüştü. Perçemlerinin altından masumca bakan gözleri şaşkın adamın gözleriyle karşılaştı. Avare gibi duran bu adam ne zamandır kendisini izliyordu? Tozlanmış yanakları kızardı. Gözlerini yere indirdiğinde ayak parmaklarının kendisine göz kırptığını fark etti. Yüzünde ayçiçeği gibi bir gülümseme belirdi. Şaşkın adam küçük çocuğun neye güldüğünü merak ederken kendisi de gülümsedi.
Biraz eğilerek çocuğun boyuyla aynı hizaya geldi. İkisinin de yüzündeki masum gülümseme aynı sıcakla duruyordu. Adam çocuğa elini uzatarak ” ne dersin tanışalım mı, ben Adem” dedi. Çocuk da tozlu eline aldırmaksızın sevinçle ” ben de Umut…”
