Uzun zaman sonra birlikte vakit geçirmek için yazı beklemiştik. Havva, Feride, Medine ve ben. Aylar öncesinden tüm planlar bu tatile göre yapılmıştı. Epeydir aklımızda olan şeylerden birisi de hep birlikte Ankara’da buluşup oradan İzmir’e geçmekti. Çünkü tren yolculuğu yapmayı seviyorduk. Bunun için de ortak buluşma noktası Ankara’ydı.
Ağustos sıcağının kendini fazlasıyla belli ettiği bu günlerde tatil bize çöldeki su gibi gelecekti. Ayın yedisinde hepimiz Cebeci Tren İstasyonunda heyecanla bekliyorduk. Akşam serinliği kendini göstermişti. Yolculuk vaktine kadar birer çay içtik. Bir ara Feride telefonla konuşmak için yanımızdan ayrıldı. 20-25 dakika sonra yüzünde donuk bir ifadeyle tekrar yanımıza geldi. Hep birlikte ne olduğunu sorduğumuzda
“Hiç, yok bir şey” dedi.
Beş dakika sonra normale döndüğü için biz de ne olduğunu irdelemedik.
Saat 21:00’de koltuğumuza oturmuş neşeyle birbirimize gülümsüyorduk. Farklı şehirlerden geldiğimiz için hepimiz yorgunduk. Biraz sohbet ettikten sonra gayri ihtiyari uyumuştuk.
…
Sabah 10:30’da İzmir’deydik. Gözlerimizde uyku mahmurluğu ve yeni bir yere gitmenin heyecanı vardı. Merkezde kalmadan bir şeyler atıştırıp, tatili geçireceğimiz Sığacık’a gitmek için terminale geçtik. Fazla uzak olmadığından bir saat sonra pansiyonumuzda olacaktık.
Sonunda oradaydık!
Sığacık gerçekten çok güzel bir yerdi. En azından denizi sevenler için öyle diyebilirim. Mandalina kokusu, bakır koyları, tarihi yerleriyle sakin bir yerdi. Sakin olması burayı tercih etmemizdeki en önemli etkendi. Zaten bağlı olduğu ilçe, ülkemizin ilk sakin şehri unvanına sahip yeriydi. Bu unvanı gerçekten hak etmişti. Etrafa şöyle bir inceledikten sonra ikişerli kalmak üzere odalarımıza geçtik. Havva ile Medine, benle de Feride kalacaktı.
O gün dinlendik. Yol yorgunluğunu üzerimizden atmıştık. Ancak ara ara gözlerimi açtığımda Feride’nin kendi kendine bir şeyler söylediğini hâyâl meyâl hatırlıyorum. Uyanınca sorarım diye kendimi uykunun kollarına bıraktım. Sonraysa tatil heyecanından olsa gerek hiç aklıma gelmedi.
Akşamın hoş serinliğinde biraz sahilde yürüdük ve yakınlardaki ev yemekleri yapan şirin bir lokantada yemek yedik. Yemek sonrası, yarın denize ne zaman gideceğimiz ve diğer aktiviteler hakkında konuştuk. Her şey yolundaydı. Hepimiz yalnız yaşıyor olsak da haber vermemiz gereken ailemiz, sevdiklerimiz vardı. Güneşin altın rengi üzerimize düşmeden hepimiz uyanmıştık.
Sabahın seherinde yüzmek ayrı bir tat veriyordu. Neredeyse bir saate yakın yüzdük. İyice acıkmıştık. Pansiyona varır varmaz hemen kahvaltı için pansiyonun bahçesine geçtik. Bol yeşillik, zeytin, peynir, çeşnili salatalar, leziz börekler, yumurta ve meşhur İzmir boyozunu sohbet eşliğinde afiyetle yiyorduk.
Medine arada telefonundan haberleri okuyordu. Havva, okuduğu kitaptaki karakterin ruh halini anlatıyordu. Feride etrafa bakarak “burada çok güzel manzara resimleri yapılır.” diyordu. Bense bir yandan onları dinlerken bir yandan da denizdeki dalganın yoğunluğunu düşünüyordum. Kahvaltı sonrası epey bir yer gezdik. Haliyle akşam, yorgun biçimde kendimizi yatağa zor attık.
O da ne?
Deprem!
Gecenin üçü ve pansiyon raylı beşik gibi sallanıyor. Herkes çığlık çığlık dışarı akın ediyor. Birbirimizi bulup pansiyonun bahçesinden kendimizi dışarı zor atıyoruz.
Sokaklar ise su göletleri ile dolu. Depremin etkisiyle deniz karaya kadar ulaşmıştı.
Ambulans, AKUT ekibi, polis sirenleri, insanların canhıraş kaçışı, çocuğunu arayan aileler, korkulu gözlerle etrafa bakan yaşlı ve çocuklar…
*
Hepimiz tekrar evimizdeydik. Tatilimiz böylelikle ikinci gününde sona ermişti. Bu arada meğer Feride’nin annesi rüyasında hep bizi görmüş. Dördümüz yolun ortasında yalnız kalıyormuşuz. Feride keyfimiz kaçmasın diye bize söylemiyormuş.
