-Aşkın en derinine sığ bir isim koymak yakışmaz. Sana Leyla demeliyim ki geceler adını saçının karanlığından almış olsun. Uğruna hüzünler dağıtılsın yeryüzüne. Hicranlı bakışlar sunulsun ebediyen ufka bakıldıkça. Saadetimin mührü dudaklarından dökülen zehirli sözler olsun. Seninle ışığım kapansın. Karanlığınla yalnızlığım taçlansın.
Pencereden başını uzatan genç kız, utangaç bir edaya büründü. Kaçamak bakışlarla aşığına bakıp:
-Dilinin söylediği kalbinden mi akıyor. Yoksa zihnin mi peş peşe sıralıyor duyduklarımı?
Duyduklarını yadsıyan genç adamın yüzü düştü. Başını onurlu bir şekilde kaldırdı:
-Ey aşkımdan şüphe eden gecenin kadını… Işıkla birlikte umutları da söndüren hâlin bana eziyeti az mı gördü de zifiri bir siyahla kapladı inancımı? Sana ispatlayacağım bu karanlığının tutsağı olduğumu.
Genç adamın gözlerindeki gururun parıltısı eline aldığı hançeri kalbine batırmasıyla söndü.
Okuduğu satırlarla gözleri dolan Leyla, arkadaşının ona bu kitabı hediye etmesindeki gayeyi anladı. Arkadaşının ve hediyesinin ince ruhu karşı koltukta yayılmış insanımsı varlık ile büyük bir tezat oluşturuyordu. Sahi ne zaman hassas ruhunu bu kaba kuvvete teslim etmişti? Kitabın zihnindeki tatlı izleri silinmesin diye koltuktaki canlıya bakmamaya çalıştı. Yine de gözü oraya doğru kaydı. Önündeki kuruyemişleri yerken etrafa saçan ve ağzının kenarında, sakalında yemişlerin artıklarıyla duran, elindeki telefondan izlediği şeyden daha çok ağzını şapırdatarak sesler çıkaran, ağzına bir şey tıkmadığı nadir anlarda ise sıyrılan bez parçasından kıllı göbeğini kaşıyan kocasına tiksinerek baktı. Apar topar giyinip bu canlıdan olabildiğince uzaklaşmak istedi. En yakın adliyeye giderek onunla olan tüm bağlarını temelden koparmayı arzuladı ve onu hiç yaşanmamış gibi benliğinden uzaklara fırlatacaktı. İçeriden gelen bebeğinin sesiyle irkildi. Hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etti.
