Guénon’un bir eserinde okumuştum sanırım; Hz. Peygamberin arkadaşlarından biri şimdi uyansa ve kabrinden kalksa 1400 küsur senedir dünyanın yerinde duruyor oluşuna çok hayret eder, şaşırırdı muhtemelen, diye anlatıyordu. Huxley’nin dediği gibi bir başka dünyanın cehennemi değilse bunca karanlığın ne ola ki anlamı. İnsanlığın yekten malamat olduğu bir devre tesadüf ettik. “Birey”in en güçlü ve en çaresiz olduğu bir devir bu. Başkaca bir örneği olmayan bir sonu yaşıyoruz.
Öyle bir son ki sinemada filmlerin sonunda perdede beliren “The End” ya da “Fin” ve “Son” gibi bir bitiş anını, bir varış noktasını imlemiyor. Aksine uzunca ve bitmeyen bir devre işaret ediyor. Eskatolojinin yeryüzü insanının gözünden çoktan kaybolup gittiği bir haldeyiz üstelik. En sağlam iman sahiplerinin bile ilk göz ardı ettiği şey “Son”un varlığı, şimdi kıymetli olan her şeyi kıymetinden eden bir son değilse nedir.
Üzerine and içilen zaman bu mudur bilinmez ancak uzunca bir süredir zamanın geçmediği aşikâr. Sonu unuttuk ve ardımızda bıraktık çünkü bitişsizce içine gömülmüş bir haldeyiz onu göremiyoruz bu yüzden. Bütün o mitolojik anlatılardaki iyili kötülü yüce varlıklar hep birlikte lanetlemişler sanki yerküreyi, bitmeyen bir sonu yaşasın diye. Bizden önceki devirlerde, “yuga”ların “manvantara”ların tam olarak neresinde kıyamet kopmuş bilinmez ama belirli bir kıyamet kopmuş da bitememiş sonsuza doğru akıyor gibi. Kıyamet uzatıldıkça uzatılıyor, yutuyor bizi bitişsizce, hiçbir “ayağa kalkış” emaresinden de söz edilemezken üstelik. Son, kara deliğin çekişine tutulmuş gibi uzadıkça uzuyor. Bu ahvalin farkında bile olmayan herkes ise kendini, daha doğrusu başkalarını hizaya getirecek ve hesaplarını görecek bir kıyameti tasarlayıp, bekleyip duruyor.
Miladî 1164 yılında Alamut’un efendisi II. Hasan’ın yaptığı gibi biri çıkıp da kıyameti ilan etmiş de bütün yükümlülükleri kaldırmış üzerimizden sanki. Kimsenin ezelî hikmetle, yasayla, töreyle bir alakası kalmamış bundan sebep. Kıyamet sonrasına geçilmiş olduğundan ya da “son” böyle uzandıkça ölüm de önemsizleşerek “şey”leşmiştir. Bir nasihat vasfı kalmamış gibidir. Ruhsatî Baba’nın hikmetten söylediği üzere “birbiri üstüne inmekte zulüm… kimsenin aklına düşmüyor ölüm… hani sırat mizan kimin aklında.”
Bir umut 2012’yi beklemişti dünya Maya uygarlığının kadim sırlarından ilham ile. Hep olageldiği üzere magazinleştirerek olayı içini boşaltmakta gecikmemiştiler ne yazıktır ki. Ağız tadıyla bir son yaşatmayacaklar dünyaya kafalarına koymuşlardı zaten. Parası olanların, güç ve iktidar sahiplerinin, zalimlerin kurtulacağı bir kıyamet anlatıp durdular filmlerinde, kitaplarında. Uzaylılar hep ABD’lilerle görüştü, onlara bilgi verdiler, onlardan bilgi aldılar. Açlıktan ölen Afrikalılara, işgalcilerin bombalarıyla ölen Gazzeli çocuklara faydası dokunan bir uzaylı hiç peydah olmadı. Tasarlanmış uzunca bir kıyamet için uzaylı istilası en makbul senaryo olarak işlendi durdu. Hiç olmadığımız kadar hazırız artık buna. Dünyayı yaşanmaz hale getirdikten sonra, “bu dünyayı yaşanmaz hale getirenleri” buradan çekip çıkaracak uzay gemileri ve gidilecek yeni gezegenler senaryosu da çoktan hazır. Bundan olsa gerek hemen herkes bireyci-sermayeci-pragmatist bir ABD’li gibi olmak için çırpınıp duruyor, yarışıyor telaşla, yakın gelecekte o gemilerde yer bulabilmek uğruna. Sümerler de Mayalar da yüzüne tükürürdü bu senaristlerin ve yarışmacıların ama ne fayda.
Kanımca dünyadaki en güçlü ideoloji/hayat tarzı/dünya görüşünün kaynağı “nefs-i emmare”dir. Nefsin insana yapması için emredip durduğu şeyler de artık kötü, yanlış yahut günah sayılmamaktadır. Değil mi ki son uzadıkça uzuyor, kıyamet ilan olundu ve bütün yükümlülükler kaldırılmıştır; herkesin birinci ve en önemli vazifesi ve yegâne meşruiyet kaynağı “birey” olarak biyotik yaşamının bütün potansiyelini gerçekleştirmek, azamî düzeyde yaşantılarından zevk almak, keyfince davranmaktır. Uzaylılar eliyle mi olur, sermayecilerin uzay gemileriyle mi yoksa yapay zekâ hileleriyle mi bilinmez ama bu dünyadan kurtarılacaklar, “canlılık”ları bitişsizce uzatılacaklar en günahkâr olanlar, en fazla yanlış yapanlar, doyasıya çıkarları peşinde koşanlar olacak. İnsanların ipinden boşalmışcasına kendilerine ve birbirine zulmediyor oluşunun nedeni buradaki yarıştır belki de.
İnsanlık tarihin en yeni, en yayılmacı ve en zayıf ve en tuhaf mitolojik anlatısına göre tesadüfen oluşmuş denizlerde tesadüfen belirmiş tek hücrelilerden başlayan evrim “hazin bir saçmalık”la insanı ve dünyasını yok ederek buralardan tüymeye doğru hızla yaklaşıyor. Evrimciler bir son öngörmemişlerdi, sözde bilimsel açıdan saptayamadıklarından değil elbette “son”u gizlemek için. Ne çare ki gizledikleri sonu da tecrübe ediyor halihazırda dünya. Sıradan, eski model, organik, inançları olan, aşkın değerler için yaşayan insanları geride bırakarak çöküşüne sebep oldukları bu dünyadan tüymek için sabırsızlanıyorlar. Pürüzsüz ciltlerini, kabarmış elmacıklarını, fitten de fit bedenlerini, organlarının yerini almış makine-organlarını, yapay zekâ marifetiyle makinelere aktarılmış hafızalarını, doymak bilmez nefslerini de da alıp güya kurtuluşa uçacaklar buldukları yeni gezegenlere doğru.
Hepsi de defolup gittikten sonra, her şeye gücü yeten hikmetinden sual olunmaz Allah’ın, geride bırakılmışlar için bu dünyayı bir cennete dönüştüreceğinden öyle eminim ki. Elbette uzayın derinliklerinde de o azgın güruh için sürprizleri olacaktır.
