Kadim şiir dünyamızın anahtar kavramlarından biridir “hikmet” yahut “hakîmâne söyleyiş tarzı.” İran’da başlayıp, 16. yüzyıldan sonra bize de sirayet eden ve her iki edebiyat dünyasında genel kabul gören güçlü bir akım. Doğudaki üstadları Şevket-i Buhârî ve Sâib-i Tebrizi’dir. Bizdeki öncüsü de Nâbî’dir. Yalnız Urfalı şairin hikmet’ten kastı, filozofların felsefî sorunlarını tartışırken üzerinde durdukları “sophia” anlamındaki hikmet değil; Kur’anî anlamda “derin kavrayış ve bilgi, nübüvvet, sır, hükümler ve öğüt” anlamlarında ele alır. Öncesinde de yer yer görülmekle beraber bu yolun öncüsü Nâbî’dir (ö. 1712) dedik. Hikmet şairi bu akıma öyle bir anlam yükler ki,

Teveccüh etmez idim şiire Nâbiyâ bu kadar

Beyân-ı sırr-ı hikem olmayaydı mazmunu

der. Şiirdeki mesaj yüklü imgeyi, hikmetler sırrını açıklamak olarak niteler. Eğer amacım bu olmasaydı, şiir sanatına bu kadar yönelmezdim der. Bu yönüyle çağdaşı şairler diyebileceğimiz Nâilî (ö. 1666), Neşâtî (ö. 1674), Nedim (ö. 1730), Şeyh Galip (ö. 1799) gibi şairlerle ayrı düşer. Sözkonusu bu şairlerin şiirlerinde “hikmet” pırıltıları serpiştirilmiş olarak varsa da, divanları tarandığında yazdıkları tek bir alana hapsedilemez. Aynı çığırın diğer bir güçlü temsilcisi Koca Ragıb Paşa şiiri mısra-ı berceste gibi söylemek amacındadır. Berceste gibi, yani “değeri yüksek, öne çıkmış” bir şiir olarak. Belki de Osmanlı’nın son üç yüz yılının en “hakîm” (bilge) devlet adamı sadrazamlarından biri diyebileceğimiz Ragıb Paşa’nın bir mısraı şöyle:

Eger maksûd eserse mısra-ı berceste kâfidir

Şu fani dünya hayatında geride hayırlı bir eser bırakmak istiyorsan senin için tek bir mısra yeter. Çünkü Lâedrî’nin (?) de dediği gibi “Bilirler bir mısra-ı bercesteden kadrin.” Divanlar dolusu şiirlerin de olsa, atasözü gibi dillerde dolaşan “taze-zemin” ve “nev-edâ”lı bir mısraın bile yoksa senin şairliğin neye yarar! Padişahlıktan sonra en büyük makam olan sadrazamlıkta altı yıl oturan (1757-1763) Ragıb Paşa bu yönden şanslı ve şiirleri adeta atasözü gibi kalıcı olmuştur. Misal mi?: “Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler.” “Ne ararsan bulunur derde devâdan gayrı.”

Açılan hikmet çığırında yürüyen ve bu vadide şiirler söyleyen birçok şair vardır. Bunlardan biri de Sümbülzâde Vehbî’dir (ö. 1809). Vehbî:

Berceste-edâ mısra’a mâil şuarâyız

derken, sadece kendi adına konuşmuyor; hikemiyat vadisinde yol alan bütün bir arkadaşları adına söylüyor bunu. Ancak Maraşlı şair söylediği şiirlerin “kuğunun son şarkısı” olduğunu nereden bilsin!

Yenişehirli Avnî (ö. 1884) kudemanın bu söylediklerini daha ileri bir noktaya taşıyarak çağdaşı çoğu şairleri kızdırır:

Bin safsata bir mısra-ı bercesteye değmez

İndimde esâtîr-i Felâtûn hezeyandır

“Esâtîr-i Felâtûn” yani Eflatun’un mitolojilerini saçma sapan sözler olarak niteleyen son dönem Divan şairi, eski Yunan filozofunun tüm felsefî iddialarını tek bir mısraa bile değişmeyerek buruşturup çöpe atar. Unutmayalım ki devir Tanzimat devri, yönümüzü devlet olarak Batıya çeviriyoruz. Şair deyip geçmeyin; dil dediğimiz canlı varlıkla istedikleri gibi oynayan, kelimelere hükmünü geçiren söz sultanlarından bahsediyoruz. Son söz Şeyh Galib’in (ö. 1799) olsun:

Zannetme ki şöyle böyle bir söz

Gel sen dahi söyle böyle bir söz

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir