Mürsel Sönmez’in Mansur Ahengi adlı şiir kitabı, iki tarih arasında kaleme alınmış bir şiirler toplamı değil. Tümü tek şiir olarak okunabilecek, her şiirin de kendi içinde ayrı bir bütünlük oluşturduğu farklı bir şiir toplamı.   

Mürsel Sönmez, şiirlerini insanlık halleri üzerine inşa eden bir şair. Mansur Ahengi  ise bu anlamda en kristalize edilmiş kitabı Sönmez’in. Mansur Ahengi’nde kimi başlıklar tekrar ediyor. “Siyah Kan”, “Çarpılışlar” gibi. Ancak bu başlıklar kitabının bütününe dağılmış durumda, birbirlerini takip etmiyorlar. Her şiiri başlığından bağımsız olarak bulunduğu bütün içinde okumak gerekiyor. Kitabını bütününden farklı bir fontla dizilerek dikkat çekilen Tenzih bölümleri ise bir font farkından daha fazlasını imliyor. Kitaba dikey bir boyut katıyor adeta. 

“Haller” üzerinden ilerleyen bir kitap Mansur Ahengi. Hangi haller üzere? İnsanın “maddi” ve “manevi” diye kompartımanlara ayırıp, kâh birinde kâh diğerinde “mukim” olduğu iki ayrı dünyası/hayatı yok.  Tıpkı bireysel ve toplumsal iki ayrı vagonda yaşamadığımız gibi. Mansur Ahengi tam bu diyalektik üzere “birliğin” ve “çokluğun” iç içe geçtiği bir dil ve üslup içinde inşa edilmiş. Bu yüzden de zahiren birbirine zıt gibi gören kavram ve haller içindeki “birlikle” okunması, şerh edilmesi gereken bir dizi şiirden oluşuyor. Bu yazı o şerhi gerçekleştirme iddiasında değil. Zira böylesi bir şerhin kitap hacmine ulaşması şart. Ben bu satırlarla böylesi bir şerhin bazı başlıklarını ima etmek isterim. 

Mansur Ahengi’nde bir araya gelen şiirlerin en büyük ortak paydalarından biri “sehl-i mümteni” sanatının örneklerine fazlasıyla yer vermesi. Bu noktada Mine Mengi hocamızın İslam Ansiklopedisi’ndeki “sehl-i mümteni” tanımlamasını alıntılamak isterim. Sözlükte “kolay” anlamına gelen sehl ile “gerçekleşmesi mümkün olmayan” mânasındaki ‘mümteni‘ kelimelerinden meydana gelen terkibin sözlük anlamı “elde edilmesi hemen hemen imkânsız kolaylık” demektir. “Bir edebî terim olarak kolayca söylenmiş gibi görünen, ancak benzerinin söylenmesi çok güç olan özlü söz ve ifadeyi belirtir. Sehl-i mümteni’nin en belirgin özelliği doğallık, kısa anlatım ve anlaşılır olmaktır.

Benzerinin yapılmasındaki zorluk da doğallığı ve vecizliğiyle ilgilidir. Sehl-i mümteniyi “kısa, sade, tabii bir ifadeyle yoğun ve özlü anlatım” şeklinde de tanımlamak mümkündür.” Mansur Ahengi’nin mısralarının “kolaylığı” ve “zorluğu” bir arada barındırdığını rahatça söyleyebiliriz.

Ayrıca kolayca söylenivermiş gibi duran kolayca anlaşılıverdiği düşünülen mısraların dibini görebilecek berraklıkta olduğundan aslında zannedildiğinden daha derin olduğunu ifade etmem gerek. Hızlıca söylenmiş (Şiirde yazılmış ile söylenmiş arasındaki uçurum bir kitap konusu olacak kadar kapsamlı bir tartışma. Modern şiir “söylenmiş” şiirden “yazılmış” şiire giderken okuruyla/muhatabıyla bağını da koparmaya başladı. Şiiri yazılmış bir sanata indirgemenin ve bunda bir yücelik olduğunu iddia etmenin şiirin lehine olmadığını ve Mürsel Sönmez’in tercihinin bence doğru olduğunu ifade etmekle yetineyim.) gibi görünen bu şiirler esasen bu zannı boşa çıkaracak bir yapıya ve muhtevaya sahiptir. 

Söylenmiş şiirle yazılmış şiir arasındaki makas açıklığını kitabi “tasavvuf”la hâl üzere yaşanan “tasavvuf” arasındaki makas açıklığını da çağrıştırıyor bize. İnternette mukim Dünya Bizim sitesinde Feyzi Erdal imzalı yazıda Mansur Ahengi ile tam da bu noktada anlamlı olabilecek çarpıcı tespitlere yer veriyor. “Gündeminde hep insan, insan kalabilme halleri vardır Mürsel Sönmez’in. İnsan bir yönle acı çekendir: “insan/ acının pıhtılaşmış hali/ artık acı da duymayan.”

Dante, Petrarca gibi ortaçağ İtalyan şairlerinin soyut olanda gerçeği yakalamaya çalışırken unuttukları şey, Mürsel Sönmez’de yatar. Zira Dante ve Petrarca şairin ne olduğunu “bir söz müzisyeni” olarak açıklarlar. Temel işlevi zevk olan şiir, bu yolla aşkı anlatırken gerçek aşktan hep uzak kalmıştır. Sönmez’in bu bakımdan soyut olanda gerçeği yakalayabildiği görülebilir:

“büyük sevince büyürmüş insan/ seni sevince anladım”.

Mansur Ahengi’nde yer alan ilk şiir “Çocukça 1” ismini taşıyor, ikinci şiir ise “Sokak İlahisi”.

Buraya bir mim koymakta fayda var. Çocuk ve sokağın art arda gelmesi bir anlamda kitabın ana damarlarından birini dolayısıyla nabzını duymamızı sağlıyor. Zihinsel olmayan bir şiir dünyası ile karşı karşıyayız, deşifre edilmesi gereken bir semboller dünyası ile şiir yazmıyor Mürsel Sönmez. Yine de bu tek katmanlı, kendini hemen ele veren, sığ bir şiir yazdığını da söyleyemeyiz. O, yalınlıkla çok katmanlılığı bir arada inşa eden bir şiir dünyasına imza atıyor. Hayat gibi med-cezirler, iniş-çıkışlar, korku ve ümit arasında gidip gelerek devam ediyor şiirler kitap boyunca. Doğumdan ölüme uzun bir yolculuğa şahit olurcasına şiirleri okuyoruz ve bütün bu hallerin art arda gelmesi Mansur Ahengi’ni oluşturuyor. 

Mürsel Sönmez ile Yeni Şafak’ta yapılan bir söyleşide Mansur Ahengi hakkında söylediği şu sözler manidardır: “Mansur Ahengi benim hakkında pek söz söyleyebileceğim bir kitap değil. Bir bütün olarak benliğimde var olan ve ortaya çıkması yıllar alan bir kitap. Arada yayımlanmaya hazır başka bir dosya olmasına rağmen onun önüne geçmesi olamazdı, olmadı da. Tam da Yunus’un “Ya ben öleyim mi söylemeyince” dizesinin anlattığı durum tecelli etti. Benim tenfis-i nefes etmem gerekiyordu.” 

Kitabın girişinde epigraf olarak alıntılanan “Muhibbi” beyiti “Kadd-i yâri kimi halkın serv okur kimi elif/Cümlenin maksudu bir ammâ rivâyet muhtelif”. Bu yazıyı da rivayetlerden biri olarak okumak ve mutlaklaştırmamak en sağlıklısı olur. Mansur Ahengi bu anlattıklarımdan ibaret değil, farkındayım. Ancak dikkate almanız gereken bir mazeretim var. Bu şiir kitabında anlatılanlar ve hissedilenler tamamen düzyazı ile ifade edilebilseydi şiir kitabını yazmaya ne gerek kalacaktı ki?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir