Feryâd u figân, ah u enîn, âh u zâr, efgân-ı hazîn, âh, vâh gibi kavramlar klasik edebiyatımızda en çok kullanılan kelime ve tamlamalardır. Aynı zamanda şairlerimizin içinde bulunduğu dert ve sıkıntılara tercüman olmaktadır. Edebiyatı bir toplumun “haddeden geçen” incelmiş bir zevki kabul edersek, bu kavramları sadece edebiyatçı ve şairler için değil, kültürel değerleriyle birlikte yaşayan bütün bir toplumun anahtar kavramları olarak da kabul edebiliriz.
Söz konusu ettiğimiz çekilen âh bazen o kadar güçlüdür ki Karacaoğlan’ın (17. yüzyıl) ifadesiyle “karşı dağları yıkar.” Yunus’un (ö. 1326) dilinde dağları eritmeye muktedirdir:

Sordum sarı çiçeğe benzin neden sarıdır
Çiçek eydür ey derviş âhım dağlar eritir

Âh u figânın olduğu yerde zulüm ve baskılama vardır. Zulmü işleyen zâlim ve zulme maruz kalan mazlum vardır. O zaman Terci-i Bend şairi (Ziya Paşa, ö. 1870) üst perdeden seslenip:

Zâlimleri adlin ne zaman hâk edecektir
Mazlûmların çıkmadadır göklere âhı

diyerek yeri göğü inletir. Aynen “İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk eder misin Allah’ım?” ayet-i kerimesini serlevhasına çeken Mehmet Akif gibi:

Yâ Râb bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşerde mi bîçârelerin yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz sen bize yangın veriyorsun!
Yandık diyoruz boğmaya kan gönderiyorsun!
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran iman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi
Binlerce cevâmi’ yıkılıp hâke serildi
Dul kaldı kadınlar babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar!
İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Rab bu ne hüsrandır İlâhi bu ne zillet?
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?

Ağzım kurusun yok musun ey adl-i İlâhî!

Akif bunları Kurtuluş Savaşı verdiğimiz yılların toz bulutları arasında söylüyordu. Zulüm elbette bâkî kalmadı, kalmaz. Zulmün ilelebet payidar olduğu görülmemiştir. Çünkü “Çok görmüşüz zevâlini gaddar olanların” (Nabi, ö. 1712). Lâedrî’nin (ö. ?) söylediğine göre zalimin mumu ne kadar parlak yansa da çok sürmez, gün gelir mazlumun ahı ile sönüverdiğini görürsün:

Ne kadar şu’le-fürûz olsa da şem’-i zâlim
Âh-ı mazlûm ile elbette söner çok sürmez

Aslında “Kişiye zulmeder mi hiç Mevlâsı/Kişinin çektiği kendi cezası” değil mi! Tam da Yenişehirli Avnî’nin (ö. 1884) dediği gibi:

Sen vücûdundan sakın Allah zulm etmez sana
Var iken nefsin ne lâzımdır Hudâ’dan ihtirâz

Bütün bunlar, son zamanlarda “lânetli kavmin” ve “tek millet” olan küfrün Filistinli Müslümanlara çoluk çocuk demeden yapıp ettiklerinden dolayı geldi aklımıza. İnanıyoruz ve iman ediyoruz ki bütün bu âh u enînler, feryâd u figânlar gökyüzünde siyah bulutlar arasında birikip, İstiklâl Marşı şairimizin ifadesiyle “savâik-i telîn” (lânet yıldırımları) olarak başlarına inecektir. Biliyoruz ki “Âhım onun sehâb-ı savâik-feşânıdır” diyen Muallim Naci’nin (ö. 1893) bedduası tutacak, yıldırımlar saçan bu kara bulutlar başlarına inecektir. Tevfik Fikret’in de (ö. 1915) dediği gibi:

Zulmün topu var güllesi var kal’ası varsa
Hakkın da bükülmez kolu dönmez yüzü vardır

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir