İmtiyâz-ı sâbit ü seyyârı müşkildir hayâl
Zanneder sükkân-ı keştî sâhil-i deryâ yürür
Koca Ragıp Paşa
Bazen yerinde duran ve hareket halinde olan şeyleri ayırt etmek güçtür. Kuşkusuz bu durum bulunduğun yere ve konuma göre değişebilir. Mesela şairin de dediği gibi gemiye binmiş, menzile doğru gidiyorsun. Suyu yara yara ilerleyen sefinenin sağ ve solunda kalan kara parçasının hareket halinde olduğunun yanılsaması uyanır zihninde, değil mi? Halbuki öyle değil! Sen bulunduğun vasıtada seyrüsefer halinde olduğun için sahilin yürüdüğünü zannediyorsun. Hareket halinde olan kara parçası değil, içinde bulunduğun araçtır. Bunun doğruluğunu aheste aheste menzile ulaştığın zaman görüyorsun.
Eski şiirde hikmetli şiir tarzının veya hikemiyatın büyük ustalarından Koca Ragıp Paşa’nın (ö. 1763) bu şiirini Tanzimat’ın büyütülmüş şairi Şinasi (ö. 1871) anlamı aynı kalmak şartıyla farklı kelimelerle ifade eder:
Cihânı âdem-i fânî sanır kendi gibi zâil
Akıntıdan geçenler vehm ederler kim yürür sâhil
Akademik intihal bahsi başka bir yazının konusu. “Derya”nın “akıntı”ya dönüştüğü bu şiirin hem şekil hem de muhteva bakımından intihal olduğunu söyleyebiliriz. Burada Şinasi şunu söylemek istiyor: Nasıl ki bir nehir boyunca akıntıdan geçenler sahilin yürüdüğü vehmine kapılıyorsa, fani olan âdemoğlu da dünyanın kendi hayatı gibi zeval bulacağını sanıyor.
Şair Evlenmesi yazarı, doğumundan 27 yıl önce vefat eden Şeyh Galib’in (ö. 1799) ifadesiyle “Çaldımsa da mîrî malı çaldım” diyerek kurtulamaz bu büyük suçtan. Çünkü “Esrârını Mesnevîden aldım” diyen Hüsn ü Aşk şairinin mazereti vardır ve kendisini Mevlânâ’nın varisi gördüğünden, pîrinin terekesini mirî malı olarak kabul eder. Tanzimat’ın genç şairi doğumundan 17 yıl önce dünyadan ayrılan Sümbülzâde Vehbî’nin (ö. 1809) fetvasını da duymamış anlaşılan. Ne diyordu oğlu Lütfi için yazdığı mesneviye Lütfiye adını koyan Divan şairi:
Sirkat-i şiir edene kat’-i zevân lâzımdır
Böyledir şer’-i belâgatte fetâvâ-yı sühan
Şiir hırsızının dilini kesmek lâzımdır. Çünkü belâgat şeriatinde söz fetvası böyledir. Buna sadece şair sözü deyip geçilemez, ömrünün bir döneminde “kadılık” vazifesinde bulunan müftü söylüyor bunu.
Gerçek şairler kendisinden önce kullanılmamış imge ve mazmunları yakalayan sanatkârlardır. Şuara tezkirelerinde, antolojilerde binlerce şair mezarlığı vardır. Onların çok az kısmının kitâbe-i seng-i mezarına rastlıyoruz. Elbette ölümsüzlüğü yakalamak kolay değildir. Onun için büyük şairler nadirattandır. Çünkü güneşin altında söylenmemiş söz yoktur da ondan. Söz yine bir şairin (Nâbî, ö. 1712) olsun:
Sözde darb-ı mesel îrâdına söz yok amma
Söz odur âleme senden kala bir darb-ı mesel
