İrfan ehlinin sözleri elbette hikmet kaynağından taştığından anlamca çok katmanlı, çarpıcı, fark ettirici ve uyandırıcıdırlar, talep edene. Az harf ile çok şey anlatılır. Zaten maksat görünenin ardına götürmek değil midir kalbi. Harflerin ve sözlerin de ardı vardır. Âşığın, ozanın, şairin gücü bu gizli yerden gelir. Gaye, yalınkat konuşmak, söz dizmek değil anlamı, götürüp okuyanın, dinleyenin kalbine bırakıvermektir. Buradan neşet eden o coşkunluk halini hemen herkes tecrübe etmiştir farklı dizelerin, beyitlerin vasıtası ile olsa da.
“Eşrefoğlu al haberi” diye başlayan o harikulade nefeste de bahse konu coşkunluğu hissedebileceğimiz, nice manayı keşfedebileceğimiz hitaplar bulunmaktadır. Özellikle ikinci dörtlüğün son kısmı belki de irfan bahsinde şimdiye kadar duyduğum en etkileyici ve çarpıcı ifade olsa gerektir. İrfan ehlinin zirvesi İbn-i Arab’i’nin büyük filozof İbn-i Rüşd’ün sorusuna cevaben “Evet, ve hayır” deyişindekine benzer şiddetli bir sarsıntı bu sözde de vardır ki “evet ile hayır arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerinden uçar”; Bu nefeste de Hasan Dede çarpıyor, uyandırıyor; Cennetteki ol dört ırmak / Coşkun akan sel bizdedir. Nasıl da güzel anlatıyor, kimilerince kıskançlıktan, kimilerince cehaletten, kimilerince kalp katılığından dolayı alaya alınan, yaftalanan ya da sapkın görülen Allah aşkının insana ne ettiğini. Her inancın nasiplileri türlü türlüdür. Kimisi zahire bağlanıp kalır kimisi görünmeyeni arar durur. Kimi sözün, sözlükteki haline takılıp kalır, kimi manayı kavramaya yönelir. Kimi tapınır kimi âşık olur. Şekil ve ruhun mücadelesidir bu, insanlığın yeryüzündeki serüveninin başlarına dek gider rivayeti.
Bir inanca yapılabilecek en büyük haksızlık onu temelsizce reddetmek ya da yok saymak değil aksine o inancı zahirde ve şekilde hapsederek kavramaya çalışmaktır. Böylesi şekilciler, güya Tanrının en has kullarıdır. Tanrı da cennet de onların mülküdür haşa, kendileri gibi olmayan herkesten kıskanırlar onları. İncil-i Şerif de dendiği üzere Tanrının krallığının, cennetin kapısına oturmuşlardır ne kendileri içeriye girerler ne de baaşkasının girmesinde müsaade ederler. Herkes zahire, şekle takılsın isterler ki bu da derinlerde bir iman zayıflığı ve güman belirtisidir. Dinden, imandan, emirden ve yasaktan dem vururlar sürgit, bu yüzden aşk onlar için bir hastalıktır. Tanrı, âşık olunacak bir sevgili olabilir mi hiç! Ancak korkulur O’ndan, itaat edilir ve en fazla zihinle kavranır diyesilerdir. Oysa aşkın yurt edinmediği kalp, karanlık bir katılıktır. Orada iman da barınamaz. Hasan Dede muhtemelen böylelerine hitap ediyor; Âdem vardır cismi semiz / Abdest alır olmaz temiz. Bu gibi insanların, halk ile yani “öteki” ile olan derdi bitmez. Kendi günahlarında bile etraftaki insanların payını arar dururlar; Halkı dahl-eylemek nemiz / Bilcümle vebal bizdedir.
Kur’an-ı Kerim’de, Muhammed Suresi’nde bahsedilir dört ırmaktan; Kötülükten sakınanlara vaat edilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır… Cennetteki dört ırmağın manası ehline malumdur. Nice anlamların içinde elbette bir de insanın bilişine hitap eder bu dört ırmak. Hakk’a ve hakikate dair bilginin ve kavrayışın farklı boyutlarını anlatır. Bu ırmakları sadece bilmekle yetinenlerin kalbinin erişmediği bir yerden seslenir Hasan Dede, Cennetteki ol dört ırmak / Coşkun akan sel bizdedir. O ırmakların coşkunluk halidir ariflerin ahvali. Bir sele dönüşmüştür ırmaklar artık. Berikiler ırmaklar üzerinde zihinlerini yorarken, arifler suyundan içmiştir onların ve bu onları deli eylemiştir, ırmakların seli âşıkların kalbini sürükleyip götürmüştür, artık onlar, zahirin dar sokaklarından sual olunmazlar. Oysa zahir ehli, bitmek tükenmek bilmeyen detaylarda boğulurken insanları da sorguya çekerler güya dinleri hakkında, bilmişlikle; Erlik midir eri yormak / Irak yoldan haber sormak.
Hasan Dede’nin Türbesi Kırıkkale iline bağlı, sonradan Hasan Dede adını alan kasabadadır. Eldeki bilgilere göre[1] Hasan Dede’nin aslen Horasan erenlerindendir. Abdülbaki Gölpınarlı, Eşrefoğlu’nun “Sanırlar Eşref oğlu Rumi’yem ne İzniki/ Benem ol daim’ül bâkıy göründüm surete insan”, diye cezbeyle buyurunca Hasan Dede’nin, Eşrefoğlu’na “Eşrefoğlu al haberi” ile başlayan bu nefes ile karşılık verdiğini aktarır. Bu şiir, ayin-i cemlerinde okunur çokça ve böylece tanınmıştır. 1500’lü yılların ikinci yarısında Karaman’dan gelip padişahın beratıyla Kırıkkale’ye yerleşmiştir Hasan Dede. Yakup Fakih’in oğlu Şeyh Hasan Fakih olarak tanınır. Baba tarafından soyunun, 12 İmamlardan Muhammed Takî aracılığıyla Hz. Peygamber’e ulaştığına inanılır. Kanunî Sultan Süleyman’ın ordusunda Viyana Kuşatmasına katılır. Demek ki hem alptir hem de eren. Eşreoğlu’na nazire ile söyler derdini; Eşrefoğlu al haberi / Bahçe bizim gül bizdedir. Bahçe, ariflerin cennet bahçesidir, gül Hz Peygamber’in nurudur. O coşkun sel, bu bahçeden sebeptir. Yolun başında Hz Peygamber’in hakikati bulunur. Yetmiş iki dil bizdedir bu yüzden, var olan her ne varsa O’nu anmaktadır. Ariflerin gönülleri, dilleri ve kulakları bütün var olanları kapsayıcıdır, Biz de Mevlanın kuluyuz / Yetmiş iki dil bizdedir. Hakk’ın nazarıyla bakıldıkta cümle alem bir görünür elbette arife, zahire takılıp kalanlar gibi insanları şudur budur diye ayırıp güman etmezler; Kimi sofu kimi hacı / Cümlemiz hakka duacı. Bu enginlik, bu aşk yolu kaynağını Allah’ın sevgili kulunda bulur, onun emanetidir yol ve sürek, Resulü Ekremin tacı / Aba, hırka, şal bizdedir.
Taç, aba, hırka ve şal; ariflerin aşk yolunun temsilleri, nişanlarıdır. Burada Yunus Emre’nin “Dervişlik olaydı taç ile hırka; biz dahi alırdık otuza kırka” deyişi akla gelmeli. Elbette burada niyet tacın ve hırkanın zahirine takılıp kalanların dar görüşüdür. Oysa aslolan manadır. Mi’raç yolculuğunda Hz Peygambere manevî bir taç verilmiş daha sonra bu taç Hz Ali’ye intikal etmiştir. Resulü Ekrem’in hırkası da aynı şekilde aşkın ve irfanın simgesi olarak Ali’ye giydirilmiştir. Ariflerin, âşıkların yolculuğu da hep Ali’den geçer bu yüzden. Aba da bizdedir diyor Hasan Dede, Hz Peygamber’in, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyn’i abasının altına alıp “bunlar benim ehl-i beytimdir” demesindeki hikmeti anımsatarak. Bu kutlu aba ehlinin yoludur coşkun selin gittiği ve götürdüğü.
Bu selin taşıdığı, sırlı hakikatlerdir. Hasan Dede’ye bu irfanı söyleten Hakk’dır. Konuşan Hakk olunca, her bir harfin sakladığı gerçeklerin orada yeri vardır; Kuldur Hasan Dedem kuldur / Manayı söyleyen dildir / Elif hakka doğru yoldur / Cim ararsan dal bizdedir. Dilin de mananın da solduğu bir devire isabet ettik gariptir ki. Deyişlerin, nefeslerin, ariflerin harflerinin esamesinin bile kalmadığı, içi boşalmış zayıf inancın ve şekilci bir dayatmanın kaskatı egemen olduğu bir devir. Yine de o coşkun selin izlerini henüz görebiliriz ya da talep edersek ırmakların suyunun tadını da anımsayabiliriz belki de içenlerin dilinden. “Bizim çocukluğumuz, mahallelerin sokaklarında yürüyen gezgin satıcılar tarafından Hz. Ali’nin cenklerini anlatan kitapların satıldığı zamanların en sonlarına yetişti muhtemelen. Hayal meyal hatırlıyorum bunu. O dönemlerde yine Ankara’da mahallemizin sokak aralarında seyyar satıcılar belirli zamanlarda üzüm getirip satarlardı, Hasan Dede üzümü. Hasan Dede üzümü mübarek bilinir, alınır yenilirdi. O coşkun selin suladığı asmaların üzümü imiş onlar hakikat…
________________________________________
[1] Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, http://teis.yesevi.edu.tr ve http://hasandede.de/
Bu güzel nefesi dinlemek için; https://www.youtube.com/watch?v=CtlFYoeofsw
