Oldukça tuhaf bir durum gözlemlenebilir son zamanlarda, en azından sosyal medya ortamlarında; felsefeye giderek artan bir ilgi varmış gibi görünüyor. Aslında buna sevinmek gerek ancak şüphe felsefî çabanın temelinde yer aldığına göre bu durumdan da şüphelenmek doğal olmalı. Yakın zamanda kaybettiğimiz “önemli” ve dahası “anlamlı” bir felsefeci Teoman Duralı Hoca bütün bilgeliğiyle sitem dolu bir saptama yapmış, bizim millet olarak felsefeye yatkın olmayışımızdan bahsetmişti. Acaba bu değişiyor mu demeye bile gerek kalmadan bir yatkınlık belirtisinin gündemde olmadığını anlamış olduk. Her konuda olduğu gibi felsefe hakkında da kafamız karışık çünkü.
Sosyal medya, felsefeye olan bu sözde yönelişin önemli bir destekleyicisi konumunda. Online konferanslar, tartışmalar, dersler; giderek artan bir çeşitlilik ve zenginlik var. Fakat bütün bunlar ne çare ki sosyal medyanın kendine özgü bayağı ve nefret dolu seviyesine de maruz bırakılmıştır. Dahası felsefe sanılan şeyin niteliği sosyal medya ortamına uyum sağlamış görünmektedir. Bir sosyal medya felsefe anlatıcısı, “Tanrıdan, dinden falan bahsetmeden şunca zaman sırf felsefe, mantık konuştuk şu kadar insan izledi ne kadar güzel” deyince bitiverdi ümitlerim aslında. Yakında, “ontoloji, montoloji konuşamadan felsefe anlatacağız, kafamız açılacak” diyenler de çıkacaktır. Tanrı hakkındaki binlerce yıllık geçmişi olan bilgece arayışları, iki bin beş yüz yıllık felsefî soruşturmayı en çok bizim bazı felsefecilerimiz aşmış, bitirmiş, tüm cevapları bulmuş görünüyorlar güya küçümserken. Lisan-ı hâl ile “felsefe öldü gitti” diyorlar farkında bile değiller.
“Tanrıyı kaybetmeyi göze almadan felsefe yapılamaz” diyordu bir başkası yine sosyal medyada felsefe anlatırken. Nasıl anlamlı bir saptama ve fakat asıl Tanrıyla yüzleşmeyi de göze alabilmeli değil miyiz denildiğinde kulağının üstüne yatmaktan ötesi yok bu anlatışın. Birkaç yıl önce, geçmişte yapılmış bir felsefe kongresinin kaydını internetten izlemiştim. Bir felsefeci konuştuktan sonra dinleyicilerden biri “anlattığınız görüşlerin benzer örnekleri İslam’da da var” demeye kalmadan konuşmacı alelacele kaçarcasına “benim din, min öyle şeylerle ilgim olmaz” falan diye geveleyip kestirip attı. Bu tür felsefecilerin gündeminde, dilinde zihninde din, Tanrı hele ki İslam’ın “yeri-meri” yoktu yani.
Tanrıyı kaybetmenin hakkını vermişlerdi ancak Tanrıyla yüzleşme korkusuyla kaçınıp duruyorlar sanki.
Bir de ölüm bahsi var ki. Ulaşılabilen yegâne sonuç içli, derinlikli bir sızlanmadan ötesi değil. Güya insan ölümlüdür bunu kabullenip özgürce düşünmeli ve yaşamalıdır diyesiler. Ancak nihaî manada felsefeye bile biçtikleri rol, ölüm hakkında sızlanmaya aracılıktan başkası değildir. Tıpkı sanat gibi. Ancak sanat ölümlülük ve ölümle yok olmanın ağır yükünü, acısını ya da kaygısını hafifletebilir diye propaganda yapılıyor. Bu yönelişin sonu, hiç utanmadan üstelik, felsefenin gele gide kaskatı bir bilimciliğe ve akabinde teknolojik çılgınlığa kul köle edilmesidir. Felsefe ve sanat marifetiyle ölümle yok olup gitme kaygısını hafifletip bunları birer müsekkin gibi kullananların tek ümidi bu kaygıyı bilimin ve teknolojinin bir mucize ile bitirmesinden başkası değildir aslında. Felsefeyi, bilimi ve ilerlemeyi sorgulanamaz bir çerçeveye hapsettiklerinin farkında bile değiller.
Bir “amaç” fikrinden nefret ediyorlar. Varlığın, doğanın, insanın bir amacı olabilmesi ihtimalinden bile tiksiniyorlar. Bunu bilimle ispat edebilmiş değiller, sadece inanıyorlar, bir tabu gibi. Eleştirdikleri dinler kadar katılar. Bu ispat edememiş olmanın doğal olarak insana vermiş olması gereken agnostik, bilgece bir tevazu da yok üzerlerinde. Her şeyden şüpheye çağıranlar bazı şeylerden çok eminler ve bu yüzden çok keskin ve edepsizler.
Felsefede cevabı bulunmuş, çözülüp defteri kapatılmış hiçbir soru ya da mesele olmadığının farkındaymış gibi yapıyorlar ancak Batı kültürünün bugün bulunduğu noktanın dışındaki her şeyin defterini çoktan dürüp arkada bırakmış görünüyorlar.
Sömürgeci, ırkçı, kapitalist, neo-liberal teknopolis’in aslen ikinci sınıf sadık yurttaşları olarak -felsefe melsefe yaptıkları yok- geveleyip duruyorlar. Bir gün bir zengin Amerikan züppesi bir icat bulup zihinlerini bir robota aktarsa da ölmeden yaşayabilseler, başka da bir kaygıları yok.
“Perde kalktı mı ne sen kalırsın ne de ben” demişti Ömer Hayyam;
Bunlar için de artık denilecek bir şey yok;
Ölüm yok, felsefe de yok.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir