1980’lerin başlarında TRT’de izlediğimiz dizilerden en fazla hatırımda kalanlarından biriydi Kökler ve kahramanı Kunta Kinte. Çocuk aklımızla bile anlam vermezdik renginden, ırkından dolayı insanların köleleştirilmesine, insanlık dışı bir ayrımcılığa maruz bırakılmasına. Kunta Kinte efasanevî kahramanımızdı. Birlikte köleleşiyor, birlikte kırbaçlanıyor, beraber mücadele ediyorduk beyaz efendilerle… Hepimiz, zencî ve Afrika kökenliydik, ırkçı ABD’lilerin düşmanıydık.
Yıllar sonra 1990’lardaydı sanırım bir ilimizde nasıl olmuşsa ilkokula gelen bir Afrika kökenli siyahî çocuğun ana sınıfına kabul edilmediğini çünkü velilerin “çocuklarımız korkuyor” diye şikâyet ettiklerini gazetelerden okuduğumda şaşakalmıştım. Oysa korkanlar elbette velîlerin kendileriydi. Yoksa çocuklar ne ırk bilir ne ten rengi. Onlar yaratıcının verdiği fıtrata henüz çok daha yakın olduklarından her türden âdemle muhabbet ederler yadırgamadan. Ayrışmayı zamanlar öğrenirler, evet okulda ve evet ailelerinden.
Kunta Kinte’yi uzaktan severmişiz meğer. Son dönemlerde yaygınlaşmaya başlayan, yabancı, sığınmacı ya da daha doğrudan bir deyişle Suriyeli karşıtlığının büründüğü ahvale bakınca böyle düşünüyorum. Allah’tan içimizde Afrikalılar falan öyle eskiden beri ve çokça yoktular. Yoksa uzun bir ırkçılık geçmişimiz de olacaktı kim bilir?
Irkçılık yıllarca bize uzak bir hastalık gibi düşünüldü. ABD, Afrikalılar, Güney Afrika, İngilizler; hep başkalarıyla ilgili bir şey. Yabancı düşmanlığı da milyonlara varan sayıları ile Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiye’den gitmiş akrabalarımızın muhatap olduğu bir şeydi. Ve fakat küreselleşme denilen garabet, yeni dünya düzenleri uğruna işe koşulan stratejiler, savaşlar, ekonomik saldırılar, Batı destekli baskıcı yönetimler ve fiilî işgaller Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya ve Afganistan’a kadar koca bir coğrafyayı istikrarsızlaştırarak harekete geçirdi. Zulümden kaçış kendine hep farklı yollar aradı. Elbette hedef Avrupa’dır öncelikle. Olabildiğince gevşek tavırlı bazı zevat bu yönelişi de alaya alırlar, “bakın bu az gelişmiş gericiler hep eleştirdikleri Batı’ya göç etmek istiyorlar” diye geveleyerek. Yöneliş elbette Batıya olmak durumundadır. Zahirdeki sebeplerin yanında bu yönelişin bâtıni sebepleri vardır. Esasen Afrika’dan ve Asya’dan Avrupa’ya yönelen göç akınlarının Avrupalılar için utanç verici iki temel sebebi var. İlki Avrupa’nın refahı, son birkaç yüzyıl boyunca Avrupa’nın dışında kalan dünyanın sömürülmesiyle temin edilmiştir büyük ölçüde ve bu insanlar çalınan zenginliklerinin peşinden gitmektedirler içten, doğal bir eğilimle. İkincisi, daha yakın zamanlardan beri Batı ülkeleri geçmişte sömürdükleri bu ülkeleri savaşlarla, ekonomik saldırılarla, politik müdahalelerle bölmekte, parçalamakta ve zulme uğratmaktadır. Akdeniz’de teknelere doluşup ölerek Avrupa’ya ulaşmaya çalışanlar, katilleriyle yüzleşmeye gider gibidirler.
Dünyanın değil de güneşin merkezde olduğunu keşfetmekle övünen Batılılar, birkaç yüzyıldır kendilerini evrenin merkezine yerleştirmiş, ekonomiden politikaya, sanattan felsefeye her alana bir efendi olarak nüfuz etmişlerdir. Kavramların sahipleri de onlardır. Üretirler ya da tahrif ederler ama mutlaka bir efendi olarak tanımlarlar. Sığınmacı, terör, insan hakları bunlardan bazıları. İnsan hakları denildiğinde kastedilen insan bizatihi Avrupalının kendisidir. Başka milletlerin insanları için kendileriyle aynı hakların kaygısını güttükleri pek görülmemiştir. Terör de öyle. Belli bir süre Güney Amerikalı ya da Asyalı komünistlerin yaptığı bir şeydi terör onlar için. 1990’lardan bu tarafa ise Avrupalılara göre Müslümanların yaptığı bir şey haline geldi terör. Sığınmacı ve göçmen de öyle. Afrikalı ve Asyalılar az gelişmiş, geride kalmış “insansı” varlıklar olduklarından sığınmaktadırlar. Avrupalının dünyanın orasına burasına gidişi ise fetihtir, keşiftir, medeniyet götürmedir falan filan. Bir başka yere doğru hareket eden zayıfsa sığınmacıdır, güçlü ve efendi ise fatih ya da kâşif.
İşin tuhaf olan tarafı, bu düşünce tarzının güya Batılılaşmış olanlara da sirayet etmiş olmasıdır. Ülkemizde giderek daha fazla örneğini gördüğümüz bir kesim insan, sığınmacılar konusuna bir Avrupalı efendi gibi bakmayı marifet saymaktadır. Bunun birçok bahanesi vardır ve üretilebilir ancak tahrif edilmiş zihnimizin ve uzaklaştığımız değerlerin etkisini unutmamak gerekir.
Yakın zamana kadar Avrupa’ya ulaşmak için gelip geçilen bir ülkeydi Türkiye. Göç literatüründeki tabiri ile “transit” ülke. Suriye’de yaşanan iç savaşın sonucunda milyonlarca insan komşu ülkelere göç etmeye başlayınca Türkiye de tipik bir göç ülkesine, “hedef” ülkeye dönüştü. Artık uzun süre kalıcı olacak milyonlarca “yabancı”ya sahibiz. Bu yabancıların sayısı ve kalıcılıkları arttıkça yabancılıkları da daha fazla göze batmaya başladı. Bu süreçte giderek tipik bir Avrupa ülkesine benzemeye başladığımızı söylemek yanlış olmayacaktır. Ekonomik problemler arttıkça yabancılara düşmanlığın peyda olması, seçim dönemlerinde medyanın ve bazı kurnaz politikacıların yabancı düşmanlığını köpürterek oy toplamaya çalışması bütün bunlar Avrupa’da görmeye alışık olduğumuz şeylerdir. Bu gidişle ırkçılık ve yabancı düşmanlığı bizim de en önemli sorunumuz olmaya başlayacak korkulur ki. Burada bir noktayı açıklamakta fayda var. Neredeyse bir anda sayıları milyonlarla ifade edilen farklı kültürlerden gelmiş insanlarla bir arada yaşamak durumunda kalan geniş halk kesimlerinin duyacağı tedirginlik, yaşanan uyumsuzluklar, karşılıklı olumsuz algılar, bunlar tabiri caiz ise organik sonuçlardır. Mesele medya ve politikacılar eliyle yani profesyonel bir şekilde bu tedirginlik ve doğal sorunlardan planlı bir kampanya ile farklı sonuçlar üretilmeye çalışılmasıdır. Bu kampanya boyunca belki derinlerde var olan, belirli bir kimliğe, etnik gruba yönelik olumsuz düşüncelerden bir düşmanlık ve politik fayda yaratılmaya çalışılmasıdır.
Irkçılık ve yabancı düşmanlığı bütün dünyanın ortak meselesidir ve çare bulunması giderek zorlaşmaktadır. Fakat bizim pespaye “ırkçılar” zaten ırkçılığa da çare de bulmuşlar, dünyanın haberi yok. Çareleri şu ki, “eğer hiç yabancı olmazsa biz de ırkçılık yapmayız.” Tez zamanda bütün devletler yabancı saydığı herkesi köken ülkesine geri göndersin de bitsin şu dünyadaki ırkçılık, ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı belaları. Misal, hiç Suriyeli olmasaydı ülkemizde Suriyeli karşıtlığı, korkusu ya da tedirginliği de olmayacaktı. Kunta Kinte uzakta ve ekranda kaldıkça ırkçılık kötü ve anlaşılmaz bir şeydi.
Bizde peyda olmaya başlayan aslında hijyenik bir ırkçılık. Bizimkilerin hastalığı yekten ve kökten bir ırkçılık değil. Zaten Batılı âlimler de “yeni ırkçılık” diye tarif ediyorlar eski ırkçılıktan farklı bir tutumu. Artık eskisi gibi doğrudan renk ya da ırka yönelmiyor düşmanlık daha çok kültüre dair unsurlarla ilişkilendiriliyor. Kaba ve resmî bir ayrımcılığın yerini daha incelikli ayrımlar, dışlamalar, aşağılamalar alıyor. Bizdeki de buna benziyor, hijyenik bir tavır söz konusu. Her ırka mutlak manada düşmanlık yapılmıyor mesela. Şöyle az olsalar, Arap olmasalar, yekten söyleyelim doğulu olmasalar niye düşmanlık yapılsın ki. Hijyenik ırkçı için önemli olan bu aşağı(!) kültürlerle ilişkili olanların sayısı ve rengidir yoksa sayıya ve rengin kendisine bir düşmanlık yoktur içlerinde. Az sayıda esmer de sorun yaratmaz ama binler, milyonlar olursa meseledir. Yine de kendi rengimize bakmaksızın bir renk ayrımı yapıldığından da bahsetmek yanlış olmayacaktır. Çok sayıda beyaz olsa mesela belki sorun olmazdı. Nihayetinde bizim Batılılaşma serüvenimizde en çok da “kendimizden nefret; kendini aşağıda görme” belletildi bize. Beyaz olana meylimiz bundan olsa gerektir. Coğrafya kader sözüyle dalga geçer çoğu, ancak işte bakın hijyenik ırkçılar bundan mustariptir. Neden ama neden Suriye’ye, Irak’a komşuyuz ki? Savaştı, açlıktı diyerek hep Araplar göç ediyor. Misal Polonya öyle mi ama ne güzel komşuları var, savaş da çıksa, açlık da olsa Ukrayna’dan olduğu gibi akça pakça insanlar göç ediyor oraya. Avrupalı gazetecilerin göç etmek, sığınmak zorunda kalan Ukraynalılar için “bizim gibi sarışın, mavi gözlü beyazlar sığınmacı oldu Afrikalılar, Müslümanlar gibi” türünden hezeyanları bizim hijyenik ırkçılar için de bir anlam taşıyor olmalı.
Korkulur ki yakında belirli bir düzeyin üzerinde esmer insanların bile ülkeden “deport” edilmesi talep edilecek. Turist olmaları ya da özbeöz Türk olmaları bile fayda etmeyecek dışlanmaya. Daha 5-6 yıl önce Trabzon’da havalimanında Arap turistlerin ardında bagaj kontrolü için sırada bekleyen bazı kişilerin “hep bu Suriyeliler yüzünden sıra bekliyoruz, geldiler her bir yeri ele geçirdiler” diye şikâyet edişine tanık olmuştum. Şikâyet eden amcanın tavrına bakarsanız Suriyeliler gelmeden önce hiç sırada beklememiş derdiniz rahatlıkla.
Ne yaparsak yapalım biz de o malum dünyanın esmeriyiz.
Dua edelim de vatanını terk ederek başka yerlere sığınmak zorunda kalanlardan olmayalım, çünkü bu esmerlikle işimiz nerede olursa olsun zor olacaktır.

 

(Resim: Kunta Kinte – Alex Haley Anıtı. Annapolis, ABD)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir