Yoksulluk İçimizde kitabı hayal gücü yüksek betimlemeleriyle okuru zorlarken insan bir an, o ayrıntılı cümleleri okuyup geçemeyeceğini anlıyor. Anlamadığını anlayıp, anlamayı planlarken unutuyor kendini. Öyle ki, her adımda bir hediye paketi çıkıyor karşımıza. Önceleri bu paketlere seviniyor, her adım başı durup yerdeki o ışıklı paketi açmaya çabalıyoruz. Muhtemel, güzel konfetiler fırlıyor yüzümüze. Sonraki adımda turist şapkası, güneş gözlüğü, güneş kremi, not defteri, kalem, daha güzel bir kalem gibi gereçler çıkıyor karşımıza. 35 metre boyunca sevinçle gülüyor gözlerimiz. Fakat otuz beşten sonrasında anlıyoruz ki belimiz bükülmüş, hediyeyi almak için eğilmekten kamburlaşmışız. İşte bu durumu fark ettikten sonra hem eğilmek hem eğilmemek bize acı veriyor. Kullandığımız araç gereç bakıyoruz ki artık bize külfet gelmeye başlıyor. Dizlerimiz tutmaz oldu diye inlerken bu son diye eğildiğimiz ve içini açıp baktığımız kutudan Bengay kremi çıkmış. Kireçlenmiş dizlerimize uygulamamız için hususi bir ödül. Dizlerimiz iyileşiyor. Yola daha iyi durumda devam ediyoruz. Bir süre sonra bel ağrısı akla geliyor, acısı eğilmekten yorulduğumuzu hatırlatıyor. Ah, vah diye feryat ederken yorgunluğun son raddesine geliyoruz. Öleyazar bir insan olduğumuzu, bir insan olduğumuzu anımsıyoruz. Nefsimiz bize acıyor, ilerlemeyi yasaklıyor lakin hırsımız galip gelerek yetmiş altıncı hediyeyi açmaya koyuluyoruz. İçinde bir bel korsesi fark ettik. O kadar büyük coşkuya kapılıyoruz ki korseyi takmadan bel ağrımız geçiyor. Bu sevincin tadını çıkarıp biraz oyalandıktan sonra korseyi takıp yola devam ediyoruz. Karşımıza bir gayzer çıkıyor. İçi lav püskürtüyor. Yol alırken yalnızca önümüze gömülerek, düz devam ettiğimizden yanından geçmek aklımıza gelmiyor. Aklımızın paslandığını anlıyoruz. Daha doğrusu hissediyoruz bunu. Gayzerin önünde oturup bekliyoruz. Devam etmeyi unutmuşuz. Gayzerden kafamıza bir lav tükürüğü geliyor. Anlımız açılıyor ve kafatasımız görünüyor artık. Acıdan kahrolmuş durumdayız. Bir an aklımıza yol boyunca Allah’ı hiç anmadığımız geliyor. Hediyelerin sevincinden yaratıcıyı unutmuşuz. Gayzerin içinden gibi gelen yankılı bir ses şöyle söylüyor: Sen! Rızkı Allah’ın bahşettiğini unutan aciz insan! Bolluğun sarhoşluğunda gerçekten de hiçbir şey fark etmedin mi? Sorgusuz sualsiz nefsini doyururken alnına kor düşüp yazısının silineceği aklına gelmedi mi? Her şeyin bir bedeli olduğunu taklidi iman sahipleri sana belletmedi mi!? Sen ki, onca şerefe sahip rabbin rızkını unutmaya utanmadın mı? Aklını, gözünü bağlayıp da hakkın gizine varamadın mı? Sana ikinci bir şans veriyorum. Tevbe kapısı her zaman açıktır. Şimdi kalk alnındaki yaraya elini sür ve o anki acıyı pişmanlık duyarak hisset! Sözümü unutma ve yoluna devam et! Bu sefer de farkında olmazsan, ikinci şansın sevinci kafandan kazınıp cehenneme atılacaksın. Şimdi devam et. Şimdi süsünü bırak. Şimdi ödül vakti değil. Şimdi ilim vaktidir.
İşte eleştiri yazısından bir hikâye ortaya çıkarttıran Mustafa Kutlu’nun Yoksulluk İçimizde kitabı insanı bu denli sürüklüyor. Alnı yanacak olan adamın engellerdeki hikmeti görememesi gibi bu kitabı okuyup geçenler de hiçbir değer hissetmeyecektir. Ancak onun gibi, engellerin engel olduğunu unutarak, sadece paket içindeki gereçlerle oyalanacaktırlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir