Mektubu yazmanın da mahrem bir eylem olduğunu düşünüyorum. Mektup yazmakla karşılıklı sohbet etmek arasında az fark vardır. Hatta mektup yazmak, karşılıklı diyalogdan daha mahremdir. Mektup yazarken aslında kendimizle konuşuruz. Daha doğrusu kendisi zan-nettiğimiz kişiyle konuşuruz. Onu kafamızda biz oluşturduğumuz için, o kişi gerçekte var olan kişi değildir. Başka ifadeyle kafamızda onu yeniden şekillendirmiş, belki olduğundan daha güzel, renkli, cezp edici bir hâle getirmişizdir. Bunun en bariz örneği, yine aşk mektuplarıdır. Leyla ile Mecnun’daki mektupları düşünün. O mektuplarda ne Mecnun Mecnun’dur, ne de Leyla Leyla’dır. Bir şahsı alıp, olduğu şekliyle iç dünyamızda muhafaza etmemiz mümkün değil. Şahısları zihin dünyamıza alırken, ister istemez onun bazı özelliklerini dışarıda bırakırız. Bir şahıs, başka bir şahsın iç dünyasına sığmayacak kadar büyüktür. Dolayısıyla onu belli başlı özellikleriyle zihnimizde taşıyabiliriz. Mektup yoluyla konuştuğumuz zihnimizdeki insan, eksiktir. Bazı yönlerden ise, abartılıdır. Güzel bir kıza mektup yazıyorsak, o kişiyi gözümüzde canlandırırken, sürekli onun güzelliği karşısında kalıyoruz demektir. Oysa onun zekâsı, aklı, ilgileri, davranışları, arkadaşlarıyla ilişkileri, çalışkanlığı veya tembelliği gibi binlerce farklı yönü vardır. Bu yönlerin binlercesini göz ardı ederek gözümüzde canlandırdığımız kişiye mektupla seslendiğimizde aslında o kişiyle değil kendimizle sohbet ediyoruz demektir. Zaten kendine yazılan aşk mektubunu okuyan çoğu kişi, mektupta seslenilen kişiyle kendini özleştirememekte, mektubu yazan kişinin abartılı ifadeler kullandığını, aşırı ve gerçekle alakası olmayan düşünce ve duygular taşıdığını düşünmektedir. O kişi ben olamam ya da senin bu şekilde sevdiğin kişi ben değilimdir diye karşı çıkmak istemiştir, cevap olarak yazdığı mektupta.
Kendi kendimizle yaptığımız sohbetin adıdır mektup. Mahremiyeti biraz da buradan gelir. Sadece iki kişi arasındaki diyalogu veya ilişkiyi okumayız mektupta. Orada mektup yazan kişinin, diğer kişide gördüğü, kendi içinde güzelleştirip sakladığı özellikleri de okuruz. O yüzden bir mektup için, “O benim mahremim,” dediğimizde kalbimizin en kuytu köşelerini kastederiz. Hemen ekleyelim: Kişi kendinde olmayan özelliği başkasında göremez. Öyleyse gözümüzün önüne getirerek mektup yazdığımız kişi, aslında bizden başkası değildir. O yüzden ona dönük yazdığım her cümle, kendimize dönük bulunduğumuz güzel bir telkin, yönlendirme ve cesaretlendirmedir. Mektup, biraz da bu yüzden mahremdir. O mahremiyeti, en özel insana açarız. Bir başka ifadeyle, açtığımızı sanırız. Oysa kendimize kendimizi göstermeye çalışmışızdır. Kendi aynanda kendini görmeye çalışmışındır. Burada kendin bir aynadır, ona bakan da başka bir ayna. Bu mahremiyete yalnız inançların, yani Allah’a duyduğun imanın şahitlik edebilir. Aşırı bir yoruma gidecek olursak, mektup kulun Allah’a kendini gösterme, anlatma; Allah’a seslenme aracıdır bile diyebiliriz. Aşk mektubu özelliğinde konuştuğumuzu belirtmeden geçmeyelim.

(Devam edecek…)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir