Bir önceki yazımızda “Muhafazakâr Cyborg” başlıklı kısacık anlatıda dile getirilenler pek gerçekleşmeyecek bir durum gibi görünebilir ancak bu öykünün günümüz koşullarına uygulanabilecek birçok yönü olduğu da açıktır. Herkesin diline pelesenk olduğu üzere “dünya hızlandıkça hızlanmaktadır” ve şunu da görmeliyiz ki yakında, olabileceği düşünülen her şey olacaktır.
Geleneksel hayatlar, inanışlar ve onların bağlıları bu durum karşısında ne yapabilmektedir? Din ve gündelik yaşam söz konusu olduğunda en temel soru gündelik yaşamın, bütün dünyada hangi yönde değiştiği ve dinlerin ya da geleneksel bilgeliklerin bu değişimleri nasıl karşıladığıdır. Teknoloji, gündelik yaşamları dönüştürmektedir. Bu dönüşümün kesinlikle eski bilgeliklerin gerektirdiği değil ancak öngördüğü yönde olduğunu görmekte yarar vardır. Dünyada son birkaç yüzyılda yaşanan seküler deneyimin ardından ve bu deneyimin dönüştürdüğü zihinler nedeniyle birçok inanan bile artık teknolojik değişimlerin ürettiği gündelik yaşamların kabulünü ve tedricen de olsa inançların bu yaşama uydurulmasını olağan karşılamaktadır. Hayat artık tekniğini üretememekte, teknoloji tarafından yeniden, yeni baştan üretilmektedir.
Muhafazakâr Cyborg başlıklı anlatıdakilerin başlangıç izlerini günümüzde rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Teknolojik dönüşümün büyük bir iştiha ve coşku ile karşılanması ve umarsızca gündelik yaşama sokulması artık inançlı zihinlere hiç tuhaf gelmemektedir. Bir zamanlar 90’lı yıllarda bir siyasinin söylediği ‘bir elinde kutsal kitap bir elinde bilgisayar olan nesiller’ ideali bu durumun tipik yansımalarındandır. Yakınlarda şahit olmaya başladığımız, camilerde ibadet öncesinde inananlara, laptopları ya da tablet bilgisayarları ile vaaz veren din görevlilerinin ortaya çıkması ya da Tanrının adlarını belirli sayılarda anmak için dijital sayaçlar kullananların çoğalması, led ışıklarla aydınlatılmış mihraplar, şadırvanlar, Metavers’e taşınması düşülünen Kâbe gibi gelişmeler de bu yansımaların geçit resmi mahiyetindedir neredeyse.
Elbette tıpkı küreselleşmenin karşı konulamazlığı algısında olduğu gibi teknolojinin gündelik yaşama egemen oluşu konusunda da bir karşı konulamazlıktan söz açılabilir. Gerçekte sorun burada değildir zaten. Bu egemenliği kabul edişteki iştiha ve umarsızlıktır aslî sorun. Özellikle kimi kesimlerce giderek muhafazakârlaştığı söylenen Türkiye bağlamında bahsi geçen bu sorunun olanca şiddeti ile yaşandığı aşikârdır. Dinî düşünce bakımından küreselleşmenin, teknolojik gelişmelerin, sekülerlik deneyiminin ve gündelik yaşamın biçimlendirdiği bir dini hareket tahayyülüdür var olan. Bu tahayyül hem hareketin karşıtları hem de bağlıları için geçerlidir. Karşıtları eski atıflara sahip bir dini hareket anlayışı kurgularken bağlıları ise hâlâ eski atıflara sahip bir dinî hareket oldukları sanrısını canlı tutmaktadır. Oysa sadece bu hareketlerin dayandığı din bağlamında değil her hangi bir din bağlamında bile eleştirel bir yaklaşımla bakılması gereken çok sayıda özellik ve gelişme söz konusudur. Hayatla birlikte bireyler de giderek siber organizmalara dönüşmektedir. Bunun en ilginç ve hesapsız iki örneği eğitim alanında ve bürokratik yapıda gözlenmektedir.
Özellikle son dönemlerde eğitimin bir bütün olarak teknolojik bağlamda dönüştürülmesi söz konusu olmuştur. Zaman ve mekân hissinin kaybolduğu, okulun ve sınıfın bu kayboluşla anlamını yitirdiği bir süreçtir yaşanan. Tuhaf olan ise bu girişimlerin, özelikle ABD’de örnekleri görülen New Age tarikatlarındaki gibi büyük bir coşku ile bir inanç-teknoloji bütünlüğü düşüncesi temelinde açıklanmasıdır. Bütün geleneksel bilgelikler, eski dinler ve mitler dünyanın giderek bozulduğunu ve bozulmanın son noktaya varışı ile kıyametin geleceğini anlatmaktadırlar. Son üç yüz yıldır Batıda egemen olan düşünce ise insanın her şeyin merkezinde yer aldığı ve insanın çabasıyla dünyanın geliştiği ve iyiye gittiği yönündedir. Yeni tip muhafazakârlık Batının öncülüğünde meydana geldiği düşünülen bu ilerleyişi olumlamakta ve bu ilerleme kervanına katılmak için koşuştururken toplumsal yapısını, eğitimini, inançlarını bu koşturmacaya göre yeniden düzenlemektedir. Bu, modernciliğin nihai zaferi niteliğindedir. Batıda modernlik-sonrası söylemleri yoğunluk kazanmıştır ve modernleşme en azından belirli bir anlamıyla geride kalmış gibi görünmektedir ancak, merkezi insan olan ve lineer ilerlemeyi kabullenen düşünce ise bütünüyle dünyaya egemen olmuş durumdadır. Artık inananlar bile eski metinlerin eskatolojik anlatılarını önemsememektedir. Yakın zamanlarda moda olan Maya takvimi gibi olgular da bizi aldatmamalıdır. Bu tür şeyler sadece Batılıların maddi refahlarının ya da fiziki varlıklarını yok oluşuna ilişkin popüler bir kaygıyı körüklemekten başka bir işe yaramamaktadır. Ya da Müslümanların arasında güncelliğini koruyan kıyamet alametleri anlatılarının da magazinleşmiş atıflardan başka bir anlamı kalmadığı açıktır. Ne bireyler ne de toplumlar ya da yönetimler düşünsel doğalarını temsil eden inançlarının öngördüğü bir eskatolojik “son”a yine inançlarının öngördüğü bir biçimde hazırlanıyor değildirler. Gündelik yaşamın koşuşturması içinde ve küresel kültürün dayattığı; hızlı, canlı, renkli ve popüler güncel yaşamın içinde kaybolmuş bireyler ya da ‘ilerlemiş’ batıyı yine onların yolundan giderek yakalamaya, yenmeye çalışmaktan ibarettir yapılanlar. Burada adların muhafazakâr, ilerici, seküler, dindar vb. olmasının hiçbir anlamı yoktur. Baudrillard’ın simülasyon evreninde zaten her şey bir görüntüden ibarettir. Hiçbir görüntü hiçbir gerçekliğe ya da içeriğe atıf yapmamaktadır. Ne olursa olsun ülkelerin gittiği yönün, büyük resmin değişmemesi ya da bireylerin adları ve sıfatları değişse de gündelik-güncel yaşamların birbirinden çok farklı olmaması bunun bir sonucudur.
Ülkedeki eğitimcilerin, ‘ilerlemiş batılı ülkelerin kişi başı düşen milli gelirleri ile uluslararası testlerde matematik alanında elde ettikleri başarılar’ arasında ilişki kurulması yoluyla eğitim düzenine hedefler belirlemeleri birkaç yüz yıldır süren yenilginin nihai aşamasından başka nedir ki? Sanki ‘biz olarak kaldığımız sürece’ ilerlemiş Batılı ülkelerle aynı olamayacağımız kabul edilmiş gibidir. Teoman Duralı Hoca bir tartışma programında “kendimiz kalarak ilerleyemeyiz” diyerek buna işaret etmişti. Coca Cola’nın yerine Mecca Cola ya da Cola Turca koymak gibi bir şeydir bu. İnançlı inançsız, ilerici ya da muhafazakâr artık hiçbirimizin susuzluğunu ‘demirhindi şerbeti’ ya da ‘meyan kökü şerbeti’ dindirmeyecektir, bunu topluca kabullenmiş durumdayız. Eğitim düzeninin, katı bir performansçılık ve verimlilik anlayışı ile maddeci hedefler doğrultusunda yeniden desenlenmesi, teknolojik aletlerle donatılmış sınıflar bu susuzluğun sadece coca-cola ile dinebileceğinin bariz bir göstergesi niteliğindedir. Bu yeniden desenleme işine girişenlerin, performans göstergeleri ya da verimlilik hakkında, eğitimin milli gelirle ilişkisi ve maddi hedefleri konusunda söyleyecek çok şeyleri olduğu kesindir. Ancak kendi varlıklarını da dayandırdıkları inanç dünyası açısından performans ve verimliliğin ne olduğuna ya da eğitimin gerçek anlamda amacının ne olması gerektiğine ilişkin olarak Batılı olmayan referanslar bağlamında söyleyecek hiçbir şeyleri yoktur. Bir durup düşünmek gerek, Batılı ülkelerde teknoloji zenginlerinin çocuklarını teknolojisiz okullar açtıklarını falan duyuyoruz ancak bizim toplumumuzda hiçbir muhafazakâr zenginin böylesi bir şeye giriştiğini göremiyoruz.
Eğitim alanındaki bu örneğin yanı sıra örgütsel-bürokratik bağlamdaki durum da yaşanılan çarpıklığın tipik bir yansıması niteliğindedir. Geleneksel anlamdaki dini referanslar açısından hiçbir meşruiyeti olmayan modern cemaatler yine modern yöntemleri kullanarak varlıklarını sürdürmektedirler. Hemen hepsi yaşadıkları çelişkili durumun bir sonucu olarak içe kapanmakta ve kendilerine ait dünyalarını oluşturmaktadır. Artık bir mahalledeki ya da bir sokaktaki dahası bir ibadethanedeki gerçek insanlardan oluşan bir cemaatten değil sanal olarak varlık kazanmış, zaman ve mekânla bağı kopmuş topluluklar söz konusudur. Bu sanal cemaatlerin mensupları için kapı komşusu ya da iş arkadaşı her hangi bir sorumluluğa işaret etmemektedir. Musa peygamberin on emrinde yer alan “komşunu sev” düşüncesi ya da İslam peygamberinin “komşuluk hakkı” önerisi yok olmuştur sanki. Artık sevilmesi gereken insanın yanı başındaki gerçek bir kişilik değil, dünyanın neresinde olursa olsun sanal bir cemaate mensup olduğu varsayılan hayali bizdenler-dir. Belirli örgütlerde, işyerlerinde, kamu kurumlarında yer alması gerekenler de belirli niteliklere sahip insanlar değil bu sanal kimliği paylaşanlardır. Bu gelişmelerin dinlerin öngördüğü adalet ilkesini aşındırması ise artık kimsenin umurunda değil gibi gözükmektedir. Çünkü bu ‘new age’ tarikatları ya da modern ve sanal cemaatler Tanrı’nın eksik yarattığı (!) dünyayı iyi yönde dönüştürmek iddiasındadırlar. Bunun için de gerekli olan insan kaynağı sanal-bizden-lerdir, diğer insanlar ise -bazı Yahudilerin diğer insanları gereksiz varlıklar gibi görerek aşağılamaları durumunda olduğu gibi- ya gereksiz varlıklar olarak ya da çeşitli biçimlerde yararlanılabilecek araçlar olarak görülmektedirler.
Sevilecek ve yardım edilecek ya da adil davranılacak insan yanı başınızdaki gerçek kişiler değildir artık, ötelerde bir yerde yaşayan ama sizinle aynı sanal topluluğa-cemaate mensup olduğunu varsaydığınız hayaletlerdir. Son dönemlerde aslen dinî birer davranış olan bağış verme, zekât verme gibi durumlarda kapı komşuların değil de dünyanın öte ucundakileri hedefleyen kampanyaların düzenlenmesi de boşuna değildir. Yanı başında aynı işyerinde çalışan arkadaşını ya da kapı komşusunu kendisinden farklı olduğu için daha doğrusu kendi sanal-cemaatine mensup olmadığı için yok sayan, onlara karşı adil ve insaflı olmak zorunluluğu hissetmeyen insanlar, dünyanın öte ucundaki başka insanlar için sızlanabilmektedirler. Maddi otorite bütün gücüyle herkesin iliklerine kadar nüfuz etmiş durumdadır. Manevi otorite ile zaten bir bağları olmadığından ve küreselleşen dünyada manevi otoritenin artık var olmadığına da gönüllüce inandıklarından dolayı hallerinden oldukça memnundurlar. Aksi takdirde ilerlemiş Batıyı, yine o Batı’nın geliştirdiği performans, verimlilik, rekabet ve başarı ölçütleri ile düşünerek ve eyleyerek yakalamaya çalışırken, eğitim programlarını hiçbir gerçek kültürel atıfa sahip olmayan düzenlemelerle dönüştürmek gibi bir garabet yaşanamazdı. Bu tarz düşünen ve davranan yönetimler ya da bireyler, modernciliği ve egemen küresel ABD-Batı kültürel değerlerini, yine onlar tarafından devşirilerek, temize çektiklerinin farkında bile değildirler. Hindistanlı Müslüman bir yazarın (en-Nedvî) ‘Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti’ başlık bir kitabı vardır, sanırım artık Müslümanların ilerlemesiyle dünya neleri kaybediyor diye sormak gerekiyor.
Bizim gibi, Batılı olmayan toplumlarda, örnek alınan Batılı toplumların bir yüz yıl önce yaşadığı serhoşluk yenice yaşanmaktadır. Tanrının ölümünün ve Comte ile De Bono’nun bahsettiği ‘insan dini’nin egemenliğinin ilan edildiği zamanların serhoşluğu. Bu serhoşluk, ilerleme, modernleşme, verimlilik, hız, gelişme, kalkınma, performans vb. insan dininin bütün maddeci esinlerini kapsamaktadır.
Öncekiler tanrının ölümünü ilan edip buna göre yaşamışlardı. Bizimkiler ise hem onun öldürülmüşlüğünü kabullenmiş hem de öyle değilmiş gibi yapmaya devam etmektedirler. Ölmüş kabul edilen tanrının adının dillerden düşmemesi bir tür ağıt yakılmasından öte hangi anlamı taşıyabilir ki?
Bu karikatürize seyr-ü seferin sonu ne olacak bilinmez, belki de bir süre sonra ortaya çıkacak muhafazakâr siber-organizmalar bunun cevabını vereceklerdir. Yüzde yüz verimli, performansı olabildiğince yüksek, ‘günahsız’ mükemmel siber-organizmalar biz eski insanların eksiklerini de yüzümüze vuracaklardır. Aynı zamanda, Tanrı’ya ‘kan dökecek ve günah işleyecek insanı neden yarattın ki’ diye soran meleklere verilen cevabı da yeniden yazacaklardır, kim bilir?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir