Bir mağarada değil camdan ve metalden bir kabinde uyandı Nietzsche.
Tarif bile edemeyeceği bir sükûn içinde doğrulmaya çalıştı. Huzur fışkırıyordu gözlerinden.
Başkaca bir kabin gördü, büyücek bir kutu gibi bir şey, kapısı vardı ki içine girmesi gerektiğini düşündü.
Kabinin duvarlarında üzerinde sayılar yazılı düğmeler gördü en üsttekine gayr-i ihtiyarî dokundu.
Büyük bir hızla yukarı doğru hareket etmeye başladı kabinle birlikte.
Bir tür zirveye varınca sanki, durdu ve açıldı kabinin kapısı. Bir tepenin başındaydı, yabancı bir yerdi.
Tepeden aşağıya inerken birine rastladı; üstinsanlardan biri diye düşünürken sevinçle, insan bedenine benzer bir metal bütünü olduğunu farketti karşısındakinin.
Sen kimsin demeye kalmadan “sen nesin?” diye geçiriverdi içinden.
Mekanik bir ses “demek uyandın, demek uyandın, demek uyandın” diye tekrarlamaya başladı. Neden sonra takılan ses çözüldü “demek uyandın soninsan” dediğini duydu.
Hayret etti Nietzsche “bu ne bir insan ne de bir üstinsan ve neden bana soninsan diye seslendi” diye söylendi içinden.
Etrafı metal duvarlarla çevrilmişti neredeyse. Bu metal duvarların ötesine geçmek için uğraşıyordu metal bedenlerden biri kendisini durdurmaya çalışırken.
“Tabiatı bulmalıyım, hatırladığım tabiatı; orada bir mağara olmalı, bir mağara bulmalıyım, uyumalıyım orada tekrar. Başka bir yere uyanmalıyım, sizin mekanik seslerinize göre değil benim kulaklarım!” diye söyleniyordu telaşla kaçmaya çabalarken…
Metal bedenlilerden biri seslendi sakince “Tanrının ölümünden, üstinsanın dirilişinden bahsedecektin güya fakat haberin var mı soninsanın da öldüğünden”
İnsanın son rüyası ve metal bedenlilerin ilk rüyasının içinde olduğunu düşündü sanki.
Ve Nietzsche’nin doğuşu böylece başladı….
