Modern öncesi dönemin başat sanatı şiir idi. Modern dönemin sanatı ise romandır. Sanayileşmenin ve dolayısıyla modern dönemin başlangıcını 19. yüzyıla işaretleyecek olursak romanın zirve eserlerinin bu döneme ait olması bizleri şaşırtmaz. Roman, hükmünü 20. yüzyılın ortalarına kadar sürdürmüştür. II. Dünya Savaşından sonrasına işaretlenen postmodernizm ise yeni bir türün yaygınlaşmasına sahne olacaktır; öykü. Kabaca ayırdığımız bu tarihlendirme elbette istisnalar tarafından ihlal edilir. Proust, Kafka, Joyce, Faulkner, Woolf gibi isimler ilk postmodern metinlere imza atmış olsalar da bunun yaygınlaşması 1950’lerden sonrasına tarihlendirilir. Yüzyılın başında resim sanatı üzerinden başlayan yeni yaklaşımlar şiiri beslemiş ve sonrasında tüm edebiyat türlerini etkisi altına almıştır. 19. yüzyılda “novella” yani uzun öykü olarak başlayan son türün gittikçe kısalarak 20. yüzyılın yaygın ifade biçimi haline gelmesi teknoloji ve iletişimin ilerlemesiyle paralel olarak düşünülmelidir. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl için de kısa öykü -romanla birlikte- en yaygın edebiyat türü olarak gelişimini/oluşumunu sürdürmektedir.

Ülkemizde Modern Öykü
Öykünün ülkemizdeki gelişimi biraz geriden gelse de bugün itibariyle Batıdaki benzerlerini yakalamış durumdadır. Batı dedik çünkü roman gibi öykü de Avrupa kökenli bir tür olarak edebiyatımıza girmiştir. İlk örneklerini Tanzimat sonrasında görsek de modern anlamdaki ilk öykücümüz Sait Faik olarak anılır. Sabahattin Ali aynı dönemin bir diğer önemli ismidir. 1950’lerden sonra yetişen yeni kuşak öykücüler hem modern hem de postmodern öykü örnekleriyle hızlı bir gelişme kaydetmiştir. Demir Özlü, Nezihe Meriç, Sevim Burak, Leyla Erbil, Bilge Karasu, Tezer Özlü, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi isimler Batıdaki ilk örneklerin izinden yürüyerek Türk öykücülüğünü dönüştüren eserler vermiştir. 1970’lerden itibaren İslamcı/Muhafazakâr kesimin de bu dili dönüştürerek yeni bir soluk getirdiğini ekleyelim. Sıkı bir Faulkner ve Dostoyevski hayranı olan Rasim Özdenören’in öykülerini buna örnek gösterebiliriz. Ramazan Dikmen, Hüseyin Su, Necip Tosun, Cemal Şakar gibi isimler ise sonraki kuşağı oluşturacaktır. Mustafa Kutlu ise daha çok Sabahattin Ali çizgisini koruyan öyküleriyle yönünü Anadolu’ya çevirmiştir. 1950’lerden sonra yoğunlaşan ve Batıya öykünen bu gelişme halen aynı çizgideki yönelimini sürdürmektedir. Bu da ister istemez 1950 öncesi usta öykücüler yerine bir türlü ustalığa erişemeyen büyük bir yazar kitlesini ortaya çıkarmıştır. Bugün itibariyle öykü yazmayan yazar kalmamış gibidir. Şair de olsa, romancı da olsa, araştırmacı da olsa hemen herkes öykü yolundan geçmeyi denemektedir. Her ay dergilerde şiirden daha fazla öykü yayınlanmaktadır. Çoğu genç yazarlardan oluşan bu kitlenin öykü tarzı ise yukarıda isimlerini saydığımız ilk postmodern Türk öykücülerin izinden gitmektedir. Kent insanının yalnızlığı, modernite karşısındaki sorgulamaları, bireyci diyebileceğimiz dünyaların yansıtılması, sıradan insanların arada kalmışlığı bu öykülerin temel konularını oluşturur.

Fikri Özçelikçi

Öyküleriyle Konuşan Bir Münzevi: Fikri Özçelikçi
Fikri Özçelikçi öykülerine uzun süredir aşina olduğumuz bir isim. Farklı pek çok dergide yayınlanan bu öykülerin ilki 1987 tarihine ait. Demek ki yazar yaklaşık 35 senedir öykü yayınlıyor. Bunun öncesini de düşündüğümüzde ilk gençlik yıllarından itibaren öykü yazan bir yazardan bahsedebiliriz. Özçelikçi’nin özelliği tümüyle öykü üzerine yoğunlaşmış olmasıdır. Makale tarzında yazdığı yazılarında bile kendi ismi yerine mahlas isim kullanmayı tercih etmesi öyküye dair kapalı evreninin bir göstergesidir. Özçelikçi sahnede görünmeyi sevmeyen, bilinçli olarak geri planda kalmayı tercih eden bir portre sunuyor. Uzun zamandır yayınladığı öykülerinin kitaplaşmasını yakın zamanlara bırakması bu tercihinin bir yansımasıdır. İlki 2013 yılında yayınlanan bu öykü kitaplarına bir yenisi eklendi; Ah Şu Ömrümüz.
2021 yılında yayınlanan bu ikinci eserinde Özçelikçi kendi öykü tarzını sürdürmüş. Fakat önceki esere göre farklı olan yönleri de yok değil. Eserde Kafkaesk anlayışla kaleme alınmış distopik öykülerin yanı sıra mahalle ortamını resmeden yer yer sıcak olsa da nihayetinde dram ile sonlanan öyküler var. Bu öyküler için bir ayrım da yapılmamış. Buna rağmen eserde postmodern öykü örnekleri ağırlıkta diyebiliriz. Kitapta yazarın 15 öyküsü yer almış. Öykülerin büyük kısmında modern yaşamdan yorgun düşmüş kahramanların hesaplaşmaları yer alıyor. Modern insanın trajedisi diyebileceğimiz iç konuşmalar, hayıflanmalar, dertleşmeler sağlam bir kurgu ve titiz bir dil işçiliğiyle önümüze serilmiş. Yazar adeta konuşma açlığını kahramanları üzerinden gideriyor. Her yazar az biraz böyledir fakat Özçelikçi’nin öykülemesi bilinç akışının özgün birer yansıması olarak öne çıkıyor.
“Fark ettim ki insanlara kendi hayatlarını yaşamak için izin vermiyor, onlardan, onlara yakıştırdığımız hayatları yaşamalarını istiyoruz.”
“İlerliyorsunuz birbirinize. Sen coşkulu, sevecen; o ise ürkek ve mesafeli. Şöyle uzun uzun, gururla bakıyorsun ona. Bir zamandır gururla bakıyorsun ona, eskinin kınayan bakışlarına inat. Oğlunun sana bakışlarıysa aynı ‘Ah baba, ah! Ne olurdu ihmal etmeseydin bizi o kadar? Ne olurdu bizi mükemmel yapacağım diye uğraşacağına kusurlu kalmamıza razı olup bizi olduğumuz gibi sevseydin!’ diyor o bakışlar. Bu bakışların anlamını görmezden gelip ilerliyorsun ona ve sıkı, sımsıkı sarılıyorsun, yüreğinde yüreğinin çarpışlarını duyuncaya kadar…”
“Haklıydı, hayatlarımız bizim yaşadıklarımızdan değil, başkalarının bize anlattıkları hikâyelerden ibaretti sadece.”
“Yalnızsın. Karanlıkla birlikte daha çok üşüyorsun. En çok da yalnızlık üşütüyor seni. Sadece ince parmakların değil, ruhun ve kalbin de üşüyor. Öyle çok üşüyorlar ki yanıyorlar sanki.”
Fikri Özçelikçi öykülerinde yaşantıları üzerinden modern insanın nihai yalnızlığını anlatıyor. Terk edilmişlik, aşka susamışlık, geçmiş günlerin samimiyetine ve sıcaklığına duyulan özlem, hesaplaşmalar, mahalle baskısı, umarsızlıklar, ümitler şiirsel bir dille yansıtılıyor. Öykü içindeki kimi alıntılar modern insanın kafa karışıklığını serimlemek adına anlatımı kesiyor. Ruhun yaşı yoktur derler. Fikri Özçelikçi öykülerinde kimi zaman çocukluğuna, kimi zaman da gençlik çağlarına giderek bizleri zaman makinasına sokuyor. Aradaki gitgeller ile geçmiş ile bugünü bağlayarak bir soru işaretiyle öyküyü bitmeyecek bir halde kucağımıza bırakıyor.

Ah Şu Ömrümüz/Fikri Özçelikçi
Ebabil Yayınları/Ankara-2021

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir