Ortak bir sanrımız var; zaman hızlanıyor diye endişeliyiz hepimiz. Günler yetmiyor yaşayabilmeye. Sıkıntılı olunca geçmek bilmez zaman ya da mutlu olunca geçiverir birden gibi sözler eski ve çocuksu inanışlar gibi uçuşuyor geçmişimizde. O kadar hızlı ki zaman ve yaşayabilmek uğruna yapılması gereken o kadar çok şey var ki! Eski insanların yüzyıllara yayılan dinginliği uzak bir masal artık bizim için.
Zamanı bölümlemek eskiden beri insanların ilgisini çekmiştir. Yaşanılan dünyaya ve olaylara anlamlı bir bütünsellik atfetmek belki de sonluluk karşısında rahatlatmak için kendilerini zamanda bir süreklilik ve devrî bir akış tahayyül etmiş insanoğlu. Kutsal metinler de zamana özel bir önem vermiş, zamanın bölümlenmesine de kutsallık atfedilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ayların sayısının on iki oluşunun güçlü biçimde vurgulanması, İncil’de yer alan günlerin sonu anlayışı, Hindu inanışındaki “yuga”lar bu bağlamda örnekler olarak verilebilir. Bütün alanlarda olduğu gibi zamanın kavranışında da eski toplumlarla yeni zamanların toplumları arasında köklü farklılaşmalar vardır. Bir parçası olarak içinde yaşadıkları doğada gözledikleri sürekliliği ve devirleri zaman algılarının temeli kılan eskiler, doğada var olan yinelenmeyi, sürekli yenilenerek var olmanın tezahürü şeklinde anlarken, yeni zamanların insanları doğrusal bir çizgide ileriye doğru soluksuz koşmayı zamanın ruhu haline getirmişlerdir. Eskiler için zaman, doğruca akıp gider bir halde tecrübe edilse de üzerinde dönüp durulan bir daire gibidir, yeniler için ise zaman, “belirsiz bir ileriye” gidişte geride bırakılan bir şeydir artık.
Geleneksel toplumlarda ortak olarak zamanın bölümleri devrî bir anlayış içinde dörtlü aşamalar halinde tanımlanmıştır. Bu toplumlarda zamanın seyri, altın, gümüş, bronz ve demir çağ şeklinde adlandırılan çevrimsel bir daire boyunca ilerlerken, modern zamanların anlayışı bunun tam tersi bir gelişimi esas alarak basitten karmaşığa ve gelişmişe ilerleyen doğrusal bir hat olarak zamanı kavramıştır. Geleneksel insanlar için çağların ya da çevrimin bitmesinin sonbaharda yaprakların dökülüp kışın doğanın ölmesine benzer bir anlamı vardır. Kışın ardından baharın gelmesi gibi mutlak olarak bitişin sonrasında yeni bir döngünün başlaması ile var oluşun sonsuz yinelenmeleri devam eder. Geleneksel insan için kendi hayatı bitimli olsa da zaman bitimsiz döngüler boyunca yaşamaktadır. Geleneksel insan, kendi ruhsal varlığı için de bu döngüler boyunca yeniden yeşerme imkânı bulma fikrini sevmiştir. Bu durumun gerçeklik açısından yargılanması bir yana bırakılacak olursa sağladığı duygusal huzurun ve bu huzurdan neşet eden bir ahlak anlayışının önemi aşikârdır. Geleneksel insanın devirlere yayılan, yeniden başlayışlarla örülü umut dolu dünyası karşısında modern insan ilerlemenin en son noktasına ulaşmış bir mağrurluk içinde tarihin sonunu getirmekten başka bir şey yapamamaktadır. İçinde kaybolduğumuz telaş da bundandır. Tarihin sonunun ardından ne yapacağını bilememenin telaşıdır bu. Evrilecek başka bir doğrusal hedefi kalmamış evrimin bulunduğu noktada insan yokluğu derinden hissetmektedir. Yok olmak için bunca zahmetle kat edilen onca zaman! Artık insan-sonrası toplumun konuşulmaya başlanması boşuna değil.
Zamanı bölümlemeye çalışan herkesin durup düşünmesi gerekmektedir. İlkçağ, Ortaçağ, Yakın Çağ ya da geleneksel dönem- modern dönem, post-modern dönem gibi doğrusal ilerlemeye dayalı öngörüler anlamını ve işlevini yitirmiştir. Post-modernlik de bu tarz anlayışların hastalıklarını çözememektedir. Modern insanın tarifsiz bir telaşla yaşadığı zamana ve tarihin sonunda içten içe duyumsadığı yok oluş kaygısına karşın geleneksel izler taşıyan birçok insan dünyanın birçok yerinde binlerce defa olduğu gibi yeniden baharın gelişini ve bu baharda yeşerebilmeyi gözlemektedir. Kaygı ve umut, huzursuzluk ve dinginlik hep birlikte insanın serüvenini inşa ediyor gibidir. Tarihin sonu ya da baharın başlangıcı bu serüvenin seyrindeki duraklardan başka bir şey değildir belki de.
Her bir şey buharlaşıp çözülmüş olsa da doğrusal tarih inanışı ve toplumsal evrimci şablonlar bizim gibi toplumların sonradan Batılılaşmış zihinlerinde gücünü korumaktadır. Bazıları, kimi zaman, özellikle de dinle ilgili bazı durumları eleştirmek için “ortaçağ” kılıcını savururlar. Öyle inandırılmıştır ki bu insanlar, ortaçağ deyince kan beyinlerine sıçrar, öyle kesin inançlılardır ki bir cehennemden bahseder gibi korkuyla söylenip dururlar ortaçağ karanlığı diye sayıklaya sayıklaya.
Mekanik birer papağan gibi öğretilmiş sloganları tekrarlayıp duyanlara usanmadan bir kez daha hatırlatmak gerek, ne ortaçağı yâ Hu! Ne ilki! Ne yenisi! Ne yakını! Bunların hepsi daha dünkü uydurmalar, inanmayın şunlara. İşin aslını söyleyeyim mi?
Vallahi ben bu içinde yaşadığımız çağdan daha orta bir çağ bilmiyorum.
Siz, pek ilerlemiş(!) zevatın ortaçağ diye küfrettiği dönemde ne vardı yani, bu meşhur ortaçağ boyunca iki dünya savaşında 100 milyon insan mı ölmüştü? İki atom bombası ile binlerce insan, çocuk, kadın mı yok edilmişti? Ne olmuştu bu ortaçağda? Yüz binlerce Afrikalı köle yapılıp başka kıtalarda mı çalıştırılmıştı? Zenciler, insan kabul edilmeyip, otobüsleri, okulları, su içtikleri çeşmeleri mi ayrılmıştı? Ne olmuştu bu ortaçağda, belediye başkanları şehirlerine sığınmış göçmenlere ve yabancılara suyu daha pahalıya mı satmıştı?
Sözün özü şu ki insanlar ve toplumlar tarih boyunca her devirde iyiydi ve kötüydü. Bir yere ilerlediğimiz yok, bir imtihan dairesinde bu yeryüzü serüvenini paylaşıyoruz. Mutlaka bir çağdan bahsetmek istiyorsanız onu da diyeyim size; hepimiz Kali Yuga’dayız, demir çağı, karanlık çağ, işte bu ahir zamandayız… Zaten bundandır bunca karanlığın şu çağa doluşmuş olması ve bundandır sizlerin bıkmadan usanmadan insanlığa kara çalma cüretiniz.
