IX. yüzyıla kadar henüz birkaç asır zarfında Anadolu’nun güneyinde ve doğusunda güçlü bir varlık gösteren İslam dünyası, Türklerin toplu olarak Müslümanlığı kabul ettiği X. asırdan sonra Batının ya da Bizans’ın kapılarını iyiden iyiye dövmeye başlamıştı. İslam dünyası deyince bir ucunda Endülüs’ün, diğer ucunda Çin Seddi’nin yer aldığı doğudan batıya neredeyse eski dünyanın bütününü kucaklayan muazzam bir toprak parçası akla geliyordu. Ve aynı zamanda buralar, bilhassa bugün “Ortadoğu” olarak nitelenen bölge kadîm zamandan beri kalıcı uygarlıkların merkezi, peygamberlerin yaşadığı, dinlerin doğduğu ve insanlığın harman olduğu yerdi.
Artık dünya siyaset dengesinde İslam uygarlığının mevcut gücüne ilâve olarak etkisinin bin yıl daha süreceği aydınlık ve yeni bir dönem başlıyordu. Abbasi saraylarında hükümdarların askerî danışmanlığını yapan savaşkan Türk subaylarının giderek bu hükümdarların stratejilerine yön verdiğini öğreniyoruz tarihten. Bu stratejist askerlerin ağırlığı ile Türklerin saraydaki etkinliği artmış ve zamanla sözü dinlenilir kimseler olmuşlardır. Daha sonraki asırlarda büyük topluluklar halinde ve sonuçta Karahanlılarla beraber devlet olarak Müslümanlığı kabul etmesi Türklerin önünü daha da açmıştır. Anadolu’nun kapısının Sultan Alpaslan tarafından sonsuza kadar açılması işte bu tarihî buluşmanın doğal bir sonucudur.
Yahya Kemal’in, öncesini “kable’t-tarih” (tarih öncesi) olarak nitelediği 1071’den sonra Asya’nın ortalarından Kaşgar’dan atlarımızı batı sahillerinde bir deniz kenarında sulamak için çıkmıştık. Gideceğimiz yere varmadan önce oraya “kızılelma” adını koyduk. Rumeli’ye ulaşmak, İstanbul’u almak bizim için bir kızılelma idi. Evliya Çelebi Budin’de Kızılelma Sarayından, Estergon’da Kızılelma Camiinden bahseder. İstediğimizi elde ettikten sonra daha başka ulaşmak istediğimiz yerlere “fethedilecek son nokta” anlamında bu adı verdik. Kızılelma bazen İstanbul Viyana, Bazen Çin Hind, çoğu zaman da Kaf dağının ötesi idi. Ömer Sayfeddin’in konuşturduğu Sultan Süleyman’ın ifadesiyle “Orası ne Hind ne Sind, ne Çin ne Maçin, ne Viyana ne Romaydı… Kızıl elma benim gitmek istediğim yer, işte… Hakk’ın beni göndereceği yer…” Çünkü gözümüzü dikip de elimizde olmayan oralar, kapılarını bize açmalarını istediğimiz yerlerdi.
Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun kaderi değişmiş ve tarih yeniden yazılmaya başlanmıştı. Doğuda Çin sınırındaki Seddin aşılmazlığı karşısında, Batıda Bizans seddi Malazgirt’te yıkılmış ve birkaç asır içinde Anadolu’nun batı ucuna dayanmıştık. Yolculuğumuz sürüyordu. Anadolu ile yetinmedik, Rûmeli’ye geçtik. Suyu geçince gözümüzü bu sefer daha batıya diktik. Atlarımızı Adriyatik sahillerinde sulamak istiyorduk. Edirne’den çıkıp biraz sol yaparak Üsküb, Elbasan, Sancak, Travnik derken Mostar’a kadar vardık. Yine Edirne’den sağ yaparak Varna’dan Dobruca’ya geçip Karpatlar’ı aştık. Ta Viyana’ya, Macar ovasına dayandık. Meriç’ten sonra Drina ve Tuna’ya ayak bastık. Tüm buraları geldiğimiz Rûm’un şehirleriyle akraba yaptık ve Rûmeli dedik. Süleyman Şah’landık ve Hüdavendigâr’la Murad’ımıza erdik. Yıldırım gibi indik Avrupa’nın kalbine, Fatih’le daha batının kapılarını açtık. Roma’nın kapılarını açıp ver elini Endülüs diyecekken Büyük Sultan’ın ölümüyle İtalya yamaçlarındaki Otranto’dan dönmek zorunda kaldık. Son yıllarını yaşayan Endülüs’ün son hükümdarı ile orta bir yerde buluşamadık. Buluşsaydık belki Yeni Dünya kapılarını bize açacaktı. Daha doğrusu Atlantik ötesinin kapılarını biz açacaktık. Belki de bugün daha farklı bir dünyada yaşıyor olacaktık.
Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Rumeli’ye atla ve kılıçla gittik. Ancak atın ve kılıcın zoruyla kalmadık. Atın ve kılıcın gücünün kalıcı olmadığını biliyorduk. “Gönüller yapmaya geldim” diyerek gönüllere yatırım yaptık. Almadan veren hasbî dervişlerimiz yolumuzu açtılar. Tekkelerde manastırdaki keşişler gibi sadece ayin düzenleyip halkın kazancından bir şeyler ummadılar. Aksine kazandıklarını onlarla bölüştüler. Onlar ki, dini dinimizden olmayan, dili dilimize benzemeyen insanlara çiftinde çubuğunda yardımcı oldular. Bağ, bahçe, çayır ve çimenlerin ürünlerini tekkeye gelenlerle paylaştılar. Ekip biçmeyi öğrettiler. Biçtiklerini öğüten değirmen kurdular su boylarına. Kazançları paylaştıkça bereketlendi, bereketlendikçe çoğaldılar. Ve bugün o topraklarda varsak, onlar sayesinde varız.
Beylik beylik, oymak oymak bu topraklarda tutunarak oturduğumuz yeri vatanlaştırdık. Kaşgar’dan Mostar’a bu uzun yolculuğun manevî dinamikleri sayılan Sarı Saltuk’tan Gül Baba’ya, Ayvaz Dede’den Gazi Hüsrev Bey’e ve Muhammed Hevai Üsküfî’den Hasan Kaimî Baba’ya kadar bütün bir erenler ordusuyla Rumeli toprağını adeta Anadolu haline getirdik. Sancak’a Konya’dan, Prizren’e Maraş’tan, Üsküb’e Bursa’dan ve daha nice yerlerden yığın yığın Türkleri iskân ettirerek kök saldık taa Frengistan’ın sınır boylarına kadar. Belgrat’ın ortasına Kale Meydanı’nı kurduk, Prusçak’a Akhisar’ı diktik, Prizren’de Maraş Mahallesini oluşturduk, Poçiteli’nin Neretva’ya bakan sarp bir yamacına camisiyle, medresesiyle, kalesiyle Bursa’nın, Edirne’nin minyatürü sayılabilecek biblo bir şehir(cik) kondurduk. Şehrin iki yakasını bir araya getiren köprü (most) yaptık ve şehre adını verdik (Mostar). Sinan’ı gönderip taa oralarda kaybetmedik, Mimar Hayreddin’i İstanbul’a getirip Sinan’laştırdık. Bütün bir Balkan toprağını Ekrem Hakkı Ayverdi’nin tespitine göre beş bine yakın camisiyle, medresesiyle, saat kulesiyle, köprüsüyle vs. nakış nakış işledik. Bâkî’den Taşlıcalı Yahya’yı, Urfalı Nâbî’den Bosnalı Sâbit’i ayırmadık. Manastırlı Cenab Şehabeddin’den Tiryaki Sözleri’ni okuduk, Üsküplü Yahya Kemal medeniyetimizin sözcüsü oldu, destanımızı İpekli Tahir Efendi’nin oğlu Akif kaleme aldı, konuştuğumuz dilin lügatini Yanyalı Şemseddin Sami’ye yazdırdık. Sokollu Mehmed Paşa’dan Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’ya, Tiryaki Hasan Paşa’dan Boşnak Mehmed Paşa’ya kadar bütün paşaları padişahlıktan sonraki en büyük makama kadar yükselterek Devlet-i Aliyye’yi onlara emanet ettik. Bu Boşnakmış, şu Arnavutmuş, hatta o Sırpmış diyerek bundan hiç yüksünmedik ve gocunmadık. Birlikte tarih yazdık, beraber tarih yaptık. Bu uzun yolculuğumuz boyunca tarihimiz ve talihimiz bir noktada buluştu.
İşte doğudan batıya bin yıllık yolculuğumuzun öyküsü. O gün bugündür bu toprakları Rum’laştırarak Rumeli dedik. Bugün hayâl gibi görülen “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” kadarki uzun ince yolculuğumuz gerçekleşti. Unutmayalım ki potansiyel olarak bu yolculuğumuzun önü bugün de açıktır. Yeter ki, “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar” diyen şairin hayâline talip olalım.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir