Teoman Duralı Hoca ile bizzat tanışma ayrıcalığına sahip olamadım. Buna rağmen kendimi onun en yakın talebelerinden biri kabul ediyordum. Öteden beri hocayı okuyor, anlamaya çalışıyor ve düşüncede rehberim sayıyordum. Ölüm en beklenmedik, en beklenir şeydir elbette ve fakat Teoman Hoca’nın gidişi garip bir hüzne boğdu beni. Sanki sabah erken bir saatte acı bir haberi duymak için uyanmıştım. Nedense telefona bakınca gördüğün ilk haber oldu, o an keskin bir boşluk hissettim.
Teoman Duralı Hoca’yı ilk defa sanırım 2000’lerin başında bir televizyon programında görmüş ve dinlemiştim. Hemen akabinde kitaplarını okumaya başlamış, yıllar boyunca fikirlerinden ilham almış, etrafımdaki herkese Hoca’dan ve kitaplarından bahseder olmuştum. Bahsettiğim programda hoca evrim konusunu ve evrim teorisini anlatmıştı. Anlatımındaki incelik, kullandığı dil, entelektüel birikim ve derinlik çok etkileyiciydi. Hoca’nın orada konuyu felsefece açıklarkenki tavrı gerçek anlamda akademik bir öğrenim deneyimiydi. İnanç, bilim, düşünce, evrim, insan; her şeyi yerli yerine koyuyor, bir feylesof yaklaşımı ile bu zorlu konuyu açıklıyordu. Zihinleri en çok kurcalayan evrim konusunda hep kullandığım bir formülü sanırım o gün Hoca’yı dinlerken çıkarsamıştım; beşer olarak doğarız insana dönüşürüz ve beşer evrime tabidir, insan ise çok farklı bir şeydir.
Yıllar sonra Hoca’yı, o dönem görev yaptığım üniversiteye, öğretmen adayları ile bir felsefe sohbeti için Rize’ye davet etmiştik. Nezaketle cevap vermiş Rize’yi görmeyi çok isterim, demişti. Ancak o dönemde bazı rahatsızlıkları nedeniyle mümkün olmamıştı bu ziyaret. Bu benim için Hoca’yla bizzat tanışma fırsatını kaçırmak anlamına geliyordu. Bir gün kendime bu yüzden kızacağımı, pişmanlık duyacağımı biliyordum. Ne yapıp edip gidip görmeliydim hocayı bizzat. Bu, en büyük günahlarımdan biri olarak aklımda kalacak hep. Ama buna rağmen Hoca’yı çok yakından tanıdığımı biliyor, hissediyorum. Hoca’nın dediği gibi duyguların aması niyesi olmaz, ıspat gerektirmez. Ancak Teoman Hoca’nın felsefe müktesebatı ve fikirlerindeki iklim, anlatımındaki tarz ve kullandığı dil sanki bu yakınlığın burhanıydı.
Teoman Hoca, kavramlar üreten ve bu kavramlara dayalı fikirler ortaya koyan bir felsefeciydi. Ondan ödünç aldığım kavramlar benim düşünce dünyama da yeni yollar ve boyutlar kazandırdı ve kazandırmaya devam ediyor. Bir defasında milletçe felsefeye yatkın olmayışımızdan bahsetmiş, “yazdığım kitapları yazmamış olsaydım” demişti. Benim hatam ise daha en baştan beri felsefeye yatkınlığımdı sanırım. Bu yatkınlığım, felsefe yolunda ilerlemeye çalışırken sadece bir yol gösterici değil elinden tutup insanı menzile doğru çekip götüren bir cankurtaran olarak Teoman Hoca’yı buldurmuştu bana.
Teoman Hoca’yı son zamanlarda TRT 2’deki Felsefe Söyleşileri programında izleme fırsatı bulmuştuk ki baştan beri engin bir yolculuğa çıkarmıştı izleyen herkesi. Onlarca bölüm boyunca insanlığın ve dünyanın tarihini derinlikli bir şekilde çözümlemişti. Bir an önce Eski Yunan’a gelse Hoca diyorduk içten içe. En son Eflatun ve Aristoteles’i anlatmaya başlamıştı. Yarım kaldık. Bu sohbetlerinde dikkatimi çeken değerli noktalarından biri Teoman Hoca’nın incelikli mizah anlayışı, bilmediği konuları açık seçik söylemesi olmuştur. Sıkça “ne bileyim ben” diyordu bir şeyler anlatırken ya da “o konuyu hiç bilmem kafam almaz” gibi şeyler söylüyordu. Kendisiyle kimi zaman incelikli şekilde dalga geçmesi düşüncede ve kişilikteki enginliğin bariz tezahürü olsa gerektir.
Bir de Teoman Hoca’nın zor bir hayattan bakışlarına yansıyan hüznünden bahsetmeliyiz. Teoman hoca bir röportajda şöyle diyordu, “hayatımda Allah hiçbir şeyi benim istediğim gibi oldurmadı, hep istediğimin tersi oldu, hep onun dediği oldu, birinci sınıftan daha okulu hiç sevmezdim bütün hayatım okullarda geçti bakın emekli bile olamıyorum.” Çok sevdiğini sıklıkla ifade ettiği Hz Ali’nin “Allah’ı dualarımı kabul etmeyişinden bildim” deyişi gibi. Buradan güçlü bir ödev anlayışı çıkarmıştır hoca. Hiçbir sonuç ve hedef gözetmeksizin yapmak gerektiği için yapmak. Bu muhakkak yüksek bir ahlak seviyesinin göstergesidir.
Teoman Hoca’nın mümtaz niteliklerinden belki de en önemlisi ve kendisinin de o derece önemsediği özelliği Türkçe’ye özen göstermesi idi mutlaka. Hoca’nın kendine özgü Türkçe özeni ve kullandığı dil müthiş zevkli, engin bir derya gibidir. Kavramlarıyla birlikte bu tarzının da bize rengini vermesi temel kaygımız olmalıdır.
“Felsefe yolda olmaktır” malum, çok meşhur bir deyimdir. Ancak yol, bir menzile götürendir. Hiçbir menzil gözetmeyen şey yol olmaktan ziyade öylesine bir arazi olabilir. Arazide dolaşmak ise yolda olmaktan başka her şey anlamına gelecektir. Yolda olmak yol göstericilerin de farkında olmayı gerektirir. Omurgasızlaştırılmış Türklük ve Çağdaş Küresel Medeniyet kitapları bu çağın şurasında yol gösterici eserler. Yol, gösterilse de gidilmeden aşılmaz. Yola çıkmak için daha ne kadar bekleyeceğiz bilmiyorum…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir