Hüseyin, kampüsteki kafede oturmuş en sevmediği dersinin başlamasını bekliyordu. Çağdaş sosyoloji kuramlarıymış dedi içinden. Daha adında meymenet yok. Klasik sosyologları Durheim’ı, Weber’i güle oynaya çalışan Hüseyin, sıra çağdaş sosyologlara gelince işin zorluğunu anlamış ve “ayvayı yedim ben” moduna çoktan geçmişti. Zira bu sene üniversite ikinci sınıfa geçen Hüseyin, çağdaş sosyologları öğrenemezse bursunu kaybedebilirdi. O sırada yanına üçüz gibi dolaşan ama fiziksel bakımdan birbirlerine hiç benzemeyen Banu, Zeynep ve Rüya geldiler. Bu üç kız sadece fiziksel olarak değil karakter olarak da birbirlerine pek benzemezlerdi. Aralarında en tuhafı Zeynep’ti. Zeynep tam bir esmer güzeliydi. Müge Anlı hayranıydı. Boş zamanlarında cinayetleri konu alan belgeselleri izler. Ertesi gün de bunları karşılaştığı herkese anlatırdı. Rüya aralarında en sessiziydi. Fazla konuşmaz, insanlarla arası bozulmasın diye kendisine hangi düşünceler söylenirse söylensin hemen kabul ederdi. Üstelik bu düşünceler birbirinin zıddı bile olsa bu durum değişmezdi. Sanırım yalnız kalma korkusu ağır basıyordu. Banu ise bazen az biraz deli bazen nispeten daha mantıklı kısaca dengesiz diyebileceğimiz insanlardandı. Üç kız, Hüseyin’in yanına oturup ona gülümsediler. Hâl hatır sormalar, ders saatlerinin uzunluğu ve sıkıcılığı üzerine klişeler, üç beş hoca dedikodusundan sonra Zeynep pis pis sırıtarak arkadaşlarına baktı ve her zamanki gibi anlatmadan yaşayamam diye cümleye başladı. “Yine mi?” dedi Banu. “Ders çalışacağına yine neler izledin Zeynep?” “Bu öyle bir şey değil.” diyerek sitemle arkadaşına baktı Zeynep ve hiçbir şey olmamış gibi devam etti. “Bu direkt bizi ilgilendiren bir konu. Bizim kampüsle ilgili. Bugün bizim kampüsteki saat kulesinin orada yaşanan katliamın onuncu yıl dönümüymüş.” O zamana kadar dalgın dalgın oturan Hüseyin, birden doğruldu. Rahatsız olmuş gibi homurdandı. Sonra “Ne var bunda yani?” diyebildi. “Nereden açtın bu saçmasapan konuyu?” “Niye bu kadar rahatsız oldun ki?” dedi Zeynep. “Ne var yani biraz eğlensek? Sıkılmıyor muydunuz siz? İşte size eğlenceli bir konu açtım.” Hüseyin, Zeynep’e şaşırarak baktı. Zeynep her zaman patavatsız bir kız olmuştu ama bu kadarı da fazlaydı. “Sen aklını mı kaçırdın Zeynep? O olayda on beş kişi öldürüldü. Sen de eğlence diyorsun. Garip bir eğlence anlayışın var doğrusu. Ben gidiyorum. Dersten önce kütüphaneden almam gereken kitaplar var.” “Nereye gidiyorsun?” diye üsteledi Banu. Sonra Zeynep’e dönüp ekledi. “O olayı dün gece ben de internetten okudum. Adamın biri saat kulesine çıkmış ve herkesi tek tek öldürmüş. Tam doksan dakika boyunca adamı kimse durduramamış. Sonradan öğrenildiğine göre adam askerliğinde keskin nişancıymış.” “Hüseyin! İyi misin sen? Baksanıza, beti benzi kül kesildi.” “Ben iyiyim.” dedi Hüseyin. “Hem olay üzerinden on sene geçmiş, hâlâ niye konuşuyorsunuz ki bunu?” Üç kız şaşırarak Hüseyin’e baktılar. “Duymadın mı?” dedi Zeynep. “Adamın hayaleti her sene saat tam on ikide kulede yeniden görülüyormuş. Çünkü bu eyleme başladığında saat tam on ikiymiş. Geçen sene adamın hayaletini gören hamile bir kadın, korkudan az kalsın çocuğunu düşürecekti. Kadınla ben bizzat tanıştım. Kadın, kampüsün içindeki Ziraat Bankası’nda çalışıyor. Aklı başında, makul bir insan. Hayaleti gördüğü anı anlattı bana. Hava o gün çok güzelmiş. Günlük güneşlik. Hayaleti görmeden on saniye önce hava, birdenbire kararmış. Gökyüzünde bir şimşek çakmış. Şimşek tam saat kulesinin üstüne düşmüş ve o anda hayalet kulenin seyir katında görünmüş. Hayalet, kadına bakıp göz kırpmış sonra da elindeki tüfeğin namlusunu ona çevirmiş. Tam ateş edecekmiş ki birden kaybolmuş. “İyi salladın.” dedi Hüseyin. “Kulenin en tepesindeki seyir katındaki adamın göz kırptığını nereden görmüş kadın? Yok hava kararmış. Yok şimşek çakmış.” Zeynep, biraz içerleyerek cevap verdi. “Kadının bize yalan borcu mu var? Hem kadın bu olaydan sonra fenalaşmış. On gün kendine gelememiş. Bugün senin neyin var Hüseyin? Sen benden bu tarz hikâyeler dinlemeyi severdin. Şimdi ne oldu da şikâyet ediyorsun? Bugün sende bir şeyler var ama anlamadım.” Hüseyin ve Zeynep birbirlerine somurtadursunlar Banu internetten olayla ilgili bilgileri açmış çoktan anlatmaya başlamıştı bile. “Adam saat kulesine bavulla çıkmış. Bavulunda yedi yüzden fazla mühimmat varmış. Bıçaklar, av tüfekleri, ip, su, kibrit, ustura, radyo, dürbün… Adam kuleye çıkmadan her şeyi düşünmüş. Saat kulesinin yirmi yedinci katına asansörle çıkmış. Çıkabileceği son kat olan seyir katına da merdivenle çıkmış. Hemen oracıkta terasta bulunan üç öğrenciyi silahıyla vurarak öldürmüş. Ardından terasın kapılarını kilitlemiş. Sonra da kampüstekilere rastgele ateş etmeye başlamış. İlk kurbanı da hamile bir kadınmış ve adamın bu eylemi yaptığı gün yağmur yağıyormuş. Bilmem tanıdık geldi mi?” Kızların hepsi gözlerini iri iri açmış Banu’ya bakıyordu. Hüseyin ise kayıtsız görünmeye çalışıyordu. “Bu kadar eğlence yetmedi mi artık?” Banu duymamış gibi yapıp devam etti. “Hemen polise haber vermişler. İki polis memuru adamdan gizli kuleye çıkmayı başarıp adamı oracıkta öldürmüşler. O gün yağmur yağmasaydı daha fazla insanı öldürürdü bence. Çünkü öğle molası açık havada daha çok kişi olurdu. Zeynep: “Evet, bence de öyle olurdu. Bu arada adamın ailesi bu olaydan sonra dava açmış. Aile haysiyeti falan filan diye. O nedenle adamın adı hiçbir yerde yazmıyor. Öldükten sonra adamın günlüklerini bulmuşlar. Kendimi gerçekten anlamıyorum yazmış. Son birkaç yıldır mantık dışı düşüncelerden kendimi kurtaramıyorum. Doktora gittim. Fakat bana yardım edemediler. Bu akıl karışıklığıyla tek başıma mücadele etmek zorundayım ve başarılı gibi de görünmüyorum. Bu duygularımın altında fiziksel bir neden olup olmadığının anlaşılması için ölümümden sonra bana otopsi yapılmasını istiyorum demiş. Adama bu isteği üzerine gerçekten de otopsi yapmışlar ve beyninde bir tümör tespit etmişler. Bu tümör, adamın beynindeki duygusal tepkileri kontrol altına alan amigdalanın çok yakınındaymış.” “Amigdala mı? O da nedir?” “Amigdala, beynin korku ve duygulara yönelik ana kontrol noktası. Hatta amigdala kaçağı diye bir terim var. Bu terimi ilk olarak psikolog Daniel Goleman, kontrol altına alamadığımız duyguları açıklamak için kullanmış. Başka bir deyişle amigdala kaçağı bir kişinin bir şeye veya birine aşırı tepki vermesi diyebiliriz.” Üçü birden aynı anda cevap verdi Zeynep’e: “Diye konuştu psikoloji okuyan Zeynep.” Zeynep biraz mahcup baktı arkadaşlarına. “Tamam ama bu konular beni heyecanlandırmasaydı psikoloji okumazdım zaten.” Rüya Zeynep’e: “Anladık. Bu konuları sevdiğini biliyoruz ama adamın beyninde tümör olması bence yaptıklarını tam olarak açıklamıyor. Beyninde tümör olan herkes sokağa çıkıp birilerini öldürmüyor sonuçta. İnsan hayatında etkili pek çok şey var. Genler, çocuklukta anne babanın tutumu, çeşitli sosyal ve ekonomik nedenler, büyürken rol model alınan insanlar… Daha sayamayacağım neler neler var. Adamın beyninde tümör varmış diye kestirip atamazsın bu olayı.” “Zaten öyle bir şey yapmıyorum ki.” dedi Zeynep. “Adamın ailesi de bir tuhafmış. Babası çok otoriter bir adammış mesela. Annesi hakkında çok bir şey bilmiyorum ama adamın büyüdüğü evin her yerinde silahlar varmış. Çocukken adamın sadece oyuncak tabancalarla oynamasına müsaade ediyorlarmış. Adamın babası zaten şiddete meyilliymiş. Çocukken adam piyano çalarken bile piyanonun üzerine bir kemer koyarlarmış. Piyanoyu çalarken hata yaparsa başına gelecekleri unutmasın diye. Adam da o evden o kadar çok bunalmış ki yaşı gelir gelmez askere gitmiş. Askerde de keskin nişancıymış zaten. Attığını vururmuş.” “Evet, vurduğunu biliyoruz.” dedi Banu gülerek. Diğer üçü ona tuhaf tuhaf baktılar.
“Hadi gidip görelim mi? Saat on iki olmak üzere. Gidip biz de bakalım. Belki adamın hayaletini görürüz.” dedi Banu. “Ben gelemem.” dedi Hüseyin. “Siz de gitmeyin bence.” “Ne oldu korktun mu yoksa Hüseyin? Hani saçmasapan bir konuydu. O zaman gidip bakmamızda ne problem olabilir ki?” “Benim dersim var. Bu gibi saçmalıklarla uğraşamam.” diyen Hüseyin’in yüzü sapsarıydı. “Bence siz de kendi derslerinize gidin. Güldük, eğlendik işte. Yeter bu kadar.” dediyse de kızları bir türlü ikna edemedi. Hayaletin görülme zamanı yaklaşırken birlikte saat kulesine doğru yürümeye başladılar. Saat kulesine vardıklarında on ikiye birkaç dakika vardı. Hava günlük güneşlikti. Kampüsün içi cıvıl cıvıldı. İnsanlar tatlı bir telaşla yanlarından geçip gidiyorlardı. Kimse on sene önceki o kara günü düşünüyor gibi görünmüyordu. Dört kişi hariç. Hüseyin, Banu, Zeynep ve Rüya. Saat kulesinin tam önünde durmuş olacakları ya da olmayacakları bekliyorlardı. Hüseyin birden konuşmaya başladı: “Siz adamın öyküsünü yanlış biliyorsunuz. Adamın babası değil annesi şiddete meyilliydi. Piyanonun üstüne o kemeri annesi bırakıyordu. Ezberlenmiş toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle baskıcı ebeveyni yanlış tahmin ettiler. O nedenle internette hep yanlış bilgiler yer alıyor. Adama çocukken oyuncak silah alan babası değil annesiydi.” Rüya şaşırarak Hüseyin’e baktı. “İyi de sen bunları nereden biliyorsun?” Hüseyin, tam konuşmaya başlayacaktı ki birdenbire hava karardı. Yağmur bulutları bütün gökyüzünü kapladı. Her şey aynı bankadaki kadının anlattığı gibiydi. Kızlar hayaleti görebilmek için saat kulesine doğru döndüler. Sonra şimşek çaktı. Fakat bu sefer bir kere değil tam üç kere. O an kimse hiçbir şey anlamadı. Ani mevsim değişiklikleri, yaşanan iklim krizine yorumlanabilirdi. Fakat kızların her biri çakan her bir şimşekte teker teker düşüp öldüler. Hepsi de alınlarından vurulmuştu. Kızlardan fışkıran kanlar, yağan yağmura karıştı. Hüseyin, son anda hayaletin ona göz kırptığını gördü. Ona doğru dönüp fısıltıyla konuştu: “Baba, baba! Yeter artık… Rahat bırak bu insanları. Rahat bırak beni… annemi… Babaanneme hissettiğin nefrette haklısın. Fakat acısını masum insanlardan çıkarıyorsun. Son on yıldır rüyalarıma girip benden yeni kurbanlar istiyorsun. Ölmeden önce sadece on beş kişiyi öldürmek bana yetmedi diyorsun. Uzun zamandır bunu yapmamak için direniyorum. Geçen sene o hamile kadını bile zar zor kurtardım. O kadın yerine bir sokak köpeğini öldürüp gittin buradan. Fakat artık dayanamıyorum. İşte sana üç kurban getirdim. Bir daha bir şey isteme benden. Rahat bırak beni.” Hüseyin konuşmayı bitirince yağmur yavaş yavaş dindi. Gökyüzü eskisi gibi aydınlandı. Hayalet gitmişti. Hüseyin, insanlar gökyüzündeki değişikliklere bakarken oradan kaçıp başlamak üzere olan dersine yetişti. İnsanlar sonunda bakışlarını gökyüzünden ayırıp yere bakabildiklerinde kampüste üç ceset buldular. Saat kulesinin orada. Kimin öldürdüğü bilinmeyen üç ceset… Hiç kimse on sene önceki olayla bu olay arasında bir bağlantı bulamadı. Konuyla ilgili birkaç dedikodu çıktı ama zamanla onlar da unutuldu. Hüseyin’e gelecek olursak gördüğü kâbuslar hiç kesilmedi. Ne de olsa kendi ölse bile öldürmeye doyamayan bir babası vardı. Kimse bu gerçeği bilmese de…

İlginç!..