Ne ayaklarında mecal kaldı ne kollarında derman. Aksayan sol ayağının yükünü de sırtlanan sağ bacağıyla yürürken, iki eline dengeli paylaştıramadığı yüküyle alabora olmaya yakın gemileri andırıyordu. “Artık genç değilsin” diye geçirdi içinden, “Delikanlılık, mazinin tozlu raflarında kalan kuru bir hayal senin için. Bir yanın çarşıya bir yanın mezarlığa yakın olmalı böyle zamanda.”
Sokağın sonundaki evine kadar zar zor vardı. Apartman kapısına doğru yürürken eşinin camdan dışarıyı izlediğini düşünerek, belki görür de yardıma gelir diye medet umdu ama nafile. Defalarca zile bastığı halde apartman kapısını bile açan olmamıştı. Ceplerini yokladı, anahtarın iç cebinin derinliklerinde olduğunu fark etti. “Ah…” diye hayıflandı, “Onca bilgiyi ezberleyen şu aklım, bir anahtara bile mukayyet olamıyor artık.”
Evin kapısından güç bela kendini içeriye atınca, uzun zaman kucağında taşıdığı bebeğinin uyuduğunu gören bir anne gibi sevindi. Alışveriş poşetlerini bir köşeye bıraktı. Odaları yokladı, hanımını bulamadı. Komşuya gitmiş olsa gerek diye geçirdi içinden.
İftara kadar eğlenebileceği bir iş bulmak için mutfağı kolaçan etti ama gözleri dalgın yine salona döndü. Hanımı her şeyi hazır etmişti. Ona da bir tek orucunu açmak kalmıştı ama daha ezan okunmamıştı ki. El mecbur balkona attı kendini. Kayın ağacından özel yaptırdığı sallanan sandalyesiyle kucaklaştı. Kasvetin ruhuna demirden külçeler gibi yüklendiği böyle zamanlarda kâh geçmişin perdesini aralayıp seyre dalar, kâh geleceğin sisli dağlarından uçup gelecek bir müjdeyi hayal ederdi. Yaşlılığın sancısını, biraz dertleşmek, biraz da uzakları seyretmek dindiriyordu.
Hanımının mâhir elleriyle donattığı yemek masasından yükselen dumanlar, zarif ve keskin hareketlerle bir yandan burnunu şenlendiriyor, diğer yandan da onu hafızasının derinliklerine doğru kanatlandırıyordu. Anasının ipekten elleriyle donattığı, sevgisini, muhabbetini katık ettiği iftar sofraları hayalinde yeniden canlanmaya başlamıştı. Akıp giden zamandan öylesine uzaklaşmıştı ki, sanki annesi eski günlerdeki gibi, şu karşısında duran kapıyı aralayacak, “oğlum haydi iftar vakti” deyip uyandıracaktı uykusundan.
Açılan kapının sesiyle irkildi. Gittiği yıllardan bir anda şimdiki zamana döndü. Titredi, silkindi ve kendine geldi. İçeriye doğru seslendi. Gelenin hanımı olduğunu teyit eden cümleyi duyunca yeniden gömüldü sandalyesine. Hanımı meraklı gözlerle yanına uğradığında bir sandalye getirmesini rica etti ondan. “Hayırdır, n’oldu” dercesine baktı hanımı lakin tatmin eden bir cevap alamayınca, yemek masasının köşesinden kaptığı sandalyeyi balkona taşıdı. Sandalyeyi tam karşısına bıraktığında birazcık yanında oturmasını istedi ondan. Durumu anlayıp kaçamak bakışlarla, işim var diyerek kaçmanın derdine düşse de kocasını ikna edemedi. Arşınlamaktan aşınan yollar gibi, bilmem kaçıncı kez dinlediği anılarının peşine ilk kez uçurtma gören çocuk masumluğuyla bir kez daha takılmaya mecbur kaldı.
Yine her zamanki gibi, “Hiç unutmam” diye başladı sözlerine. “Bir zaman Almanya’dan ziyarete gelmişti amcam. Her birimize ayrı ayrı, çeşit çeşit hediye getirmişti. O zamanlar küçüktük abimle, bize de oyuncak almış hâliyle. Dayım üniversite okuduğundan uzun zamandır bir ses kayıt cihazı istiyordu. O gelişinde onu da getirmiş. Abimle ne işe yaradığını bilmediğimizden aval aval izlemekle yetindik. Dayım meraklı gözlerini alete diken ev ahalisine ne işe yaradığını gösterdi. O gün türlü hinliklerle dolu aklımıza bir hinlik daha düştü.
Aylardan Ramazan. Bir gün abimle beraber dayımın yanına gittik. Ödevimiz olduğunu söyleyip yalan üstüne yalan, dümen üstüne dümenle yalvar yakar kopardık izni. Bir iftar vakti mahalle imamının sesini kaydettik. Ertesi gün herkesin sofrada olduğu iftar vaktine yakın bir zamanda, bahçeye çıkıp yemek sofrasının bulunduğu salonun penceresinde aleti çalıştırdık. Ezanı duyan orucunu açmaya davrandı hâliyle. Okunmadı diyene kadar iş işten geçmişti. Elimizde aletle salona girdiğimizi gören dedem durumu çaktı. Sonrasında dedemin celalliğinden nasibimizi aldık tabii.
O Ramazan dedemden ne kadar özür dilesek de affetmedi bizi. Ta ki bayrama dek. Bayramda eline yapıştık zorla. Başta vermedi ama biz kararlıydık. Camide herkesin içinde ayaklarına kapanıp ağlayınca dayanamadı artık. O da bizimle ağladı. Sonradan duyduk ki, bazen komşularda açmış orucunu. Dedeme çok sitem etmişler. Allah affetsin, çok muzırlıklar yaptık, çook…
İlk orucumu tuttuğumda yaz mevsimine denk gelmişti Ramazan. Teravihten gelince beni de sahura kaldır diye sıkı sıkı tembih etmiştim dedeme. Sahurda yanıma gelince büyük bir heyecanla uyanmış, ev ahalisiyle ilk sahurumu yapmıştım. Küçükken sahura kaldırılmak bana göre büyümüş olmanın bir göstergesiydi. Herhalde her çocuğa göre de öyleydi.
Yazın sabahtan öğleye kadar mahallemizdeki Kur’an kursuna giderdik. O gün kurstan gelince bir de ne göreyim! Evin ortasına mükellef bir sofra kurulmuş. Cağ kebabından tut da kadayıf dolmasına kadar. Bir kuş sütü eksik. Hep en sevdiklerim. Zannettim ki misafir gelecek. Öyle değilmiş meğer. Dedem sofrayı benim için kurdurmuş. “Gel bakalım” dedi yavaştan. Sofraya oturttu. “Eee, iftar vakti paşam, oruca direk vurma zamanı” dedi nurani yüzüyle. Akşama kadar tutacağım diye direttim tabii. “Bak yavrum” dedi, “Öğlen sahurun bu senin. Öğleye kadar bir oruç tuttun ya sen, akşama kadar bir oruç daha tutacaksın. Bizden fazla oruç tutacaksın yahu. Bir günde iki oruç tutmak istemez misin?” Sevinmiştim çocuk hâlimle. Yemekten sonra elinde şekerlerle kulağıma yavaşça fısıldadı, “Kaç şekere satıyorsun orucunu?” Kıkırdaya kıkırdaya beş şekeri de kapmıştım elinden.
Güzel günlerdi dedemle geçen Ramazanlar. Teravih sonrası oyunlara götürürdü bizi. Her akşam dondurma ısmarlardı. Her teravih sonrası o yaşına rağmen bizimle kalırdı. Hatta kendisi teklif ederdi bizi götürmeyi… Ah ah… Nerede kaldı o eski Ramazanlar…” diye hayıflanırken hiç beklemediği, hesaplamadığı bir sesle sarsıldı birden.
“Burada Ramazan Efendi, burada… Bir yere gittikleri yok.”
“Hanım, nereye kayboldun gene? Yoksa yine dinlemedin mi beni?”
“Bırak artık şunları efendi. Sen de eskidin, o Ramazanlar da…”
“N’apayım hanım, ben bıraksam da mazi bırakmıyor ki peşimi.”
“Hadi hadi… Sofraya gel artık, top patlamak üzere…”

 

(Fotoğraf: Vural Kaya)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir