Eğitimdeki buhran hakkında takınılan tavırlara, eleştirilere ve çözüm önerilerine baktığımızda eğitim görenlerle eğitim verenlerin farklılaştığını görebiliriz. Bu gruplar kendi pencerelerinden bakmanın doğal bir sonucu olmak üzere daha pragmatist ve uygulamanın teknik boyutlarına ilişkin eleştirilerle ve beklentilerle yetinmektedirler. Bir de profesyonel eğitim bilimciler ve eğitim araştırmacıları kesimi vardır ki bunların verdikleri tepkiler de temelde iki kategoride ifade edilebilir. Küreselci olarak adlandırılabilecek ilk kesim küresel eğilimlerin Türkiye şubeleri gibi davranarak küresel bir anlayışla bakmaktadır eğitim dünyasına. Muhafazakâr diyebileceğimiz diğer kesim ise görece daha tutarsız bir pencereye sahiptir.
Küreselciler, yaptıkları araştırmalar, geliştirdikleri alternatif önerileri ve yaptıkları eleştirilerle Türkiye’deki eğitimin küresel sele daha fazla kapılmasına gayret gösterirler. Burada derinlerdeki temel muharrik fikir, değişimin yaratıcı ve ilerlemeci gücüdür. Dünya değişmektedir ve değişim her şeydir, ona itaat eden dünyanın peşinden gitmek erdemdir. Eğitim ortamlarında teknolojinin abartılı kullanımı, eğlence ve şova dönüştürülen sınıf etkinlikleri, performansa dayalı değerlendirmeler, standardize ve merkezi testler, MacDonaldslaştırılmış ders programları, yöresel ve yerel bağlarından soyutlanmış bir müfredat ve nihayetinde rekabet tanrısının şekillendirdiği bir dünya için hazırlanan eğitimli insan fikri küreselcilerin öne çıkan uğraş alanlarıdır. Ne tuhaftır ki muhafazakâr tutum da bu uğraş alanlarının en önemlilerini fark edilir bir coşkuyla benimsemektedir. Bazı geleneksel dokunuşların eksikliği vurgulanmakla birlikte söz konusu küresel eğilimler hakkında esaslı bir şikâyet söz konusu olamamaktadır. Muhafazakâr bir eğitim, bizzat muhafazakârlar tarafından makul fakat imkân dışı kabul edilmektedir. Bu nedenle olsa gerek küreselci eğilimlere olabildiğince sahip çıkmaktadırlar. Elde muhafaza edilecek pek bir şeyin kalmamış olmasının bu sonuçtaki etkisi görmezden gelinemez bununla birlikte muhafaza edilmesi gerektiği düşünülen şeyler hakkındaki gayri sahih, gelenekten ve özünden kopuk eksik bir anlayış bu durumun gerçek failidir.
Kaynağı insan olmayan, ezeli bir bilgelik geleneğinin penceresinden baktığımız için oldukça sağlam gerekçelerle modern eğitimin imkânsızlığını rahatlıkla savunabiliriz. Çünkü modernite söz konusu geleneksel bilgeliği, gayri sahih bir ilerleme fikrinin iğvası ile eski ve geri olarak yaftalamış ve yolunu ayırmıştır. Bu ayrılış ve kopuş temelinde ya da derinlerinde yatan şey ise insandan başka bir ölçünün yok sayılmasıdır. Buradaki esas değer, insanın bir özünün olmayışı aksine özünü, varlığını, kimliğini, kişiliğini bizzat kendine dayanarak inşa edişidir. Öyle ya insan bir masa ya da sandalye midir ki bir gaye üzere var olmadan önceden öngörülmüş ve tasarlanmış olsun. Davranışlarına yön verecek böylesi bir gayeden azade oluş, insanı dünyanın yegâne efendisi ve ölçütü haline getirmiştir. Önceden tasarlanmamış bir gaye olarak belirlenmemiş bir geleceğe doğru ilerlemek artık insanın kaderidir. Bu ilerleme fikri ve insanın kendini inşa edişi anlayışı modern eğitimin icadına yol açan en önemli etkenler olmuştur. Birkaç yüzyıl önce şekillenmeye başlayan bu yeni dünyada Ivan Illich’in deyimiyle öğrenme okul eğitimiyle eş tutulmaya başlanmıştır. Fransız İhtilali ve özellikle Endüstri Devrimi’nin yarattığı yeni iklimde öğrenme bir tür fabrika olarak tasarlanan okulla çerçevelenmiştir. Belirli niteliklere sahip makbul vatandaş ve makbul işgücü üretme mekanizması olarak okul, kendine özgü müfredatı, profesyonel öğreticileri, disiplin anlayışı ve yasal nitelikleri ile tezahür etmiştir. Eğitim, ilerlemenin ve kalkınmanın en etkili aracı olarak geliştirilmiştir. Bu nitelikler günümüzde her kesimden eğitimcinin paylaştığı ortak değerler niteliğindedir. Modernöncesi dönemin en azından özlemini taşıyan muhafazakâr eğitimcilerin bile eğitime yükledikleri anlam bu değerlere güçlü bir şekilde dayanmaktadır. Okul eğitimi yoluyla toplumu dizayn etme ve ekonomik kalkınmayı temin etme fikrinin modern bir icat oluşu konusu hep görmezden gelinmektedir. Bu okula ve eğitim anlayışına, belirli, eskiye ait bazı unsurların dâhil edilmesi yeterli görülmektedir. Makbul vatandaş ve makbul işgücüne başkaca nitelikler atfedilmektedir sadece.
Modern okul icat edilişinin hemen ardından gücünü kaybetmiş olsa da eğitimcilerin ve araştırmacıların zihninde henüz eski gücünü korumaktadır. Uzun zamandır çocukların ve gençlerin eğitiminde okul en az etkili olan yapılardandır. Neill Postman’nın ve başkalarının tespit ettiği üzere kilisenin okula aktarılan gücü akabinde medya tarafından tevarüs edilirken son dönemlerde ise yeni medya ve sosyal medya yoluyla mutlak anlamda dağılmış ve tam anlamıyla merkezsizleşmiştir. Bu gidişin önceden görülmesi nedeniyle olsa gerek hayat boyu öğrenme anlayışı giderek daha çok vurgulanmaya başlanmıştır. Zaten eğitimin yegâne meşruiyet kaynağı olan ekonomi dünyası da bunu zorunlu kılmaktadır. Artık temel düzeyde bir okul eğitimi makbul işgücünü üretip piyasaya sunamamaktadır. Teknoloji sürekli değişmekte, yeni işler ortaya çıkmakta, yeni becerilere ihtiyaç duyulmaktadır. Eğitim bilimciler ve eğitim araştırmacıları henüz bu sürecin gerçek anlamda farkına varmış değillerdir. Okul odaklı araştırmalar, politika önerileri, reform ya da dönüşüm çağrıları egemenliğini korumaktadır. Okulun ve eğitimin toplumdaki varlığı ve işlevleri hak ettiği düzeyde bir sorgulamaya muhatap olamamaktadır. Dahası modern eğitimin günümüz dünyasını getirdiği ve geldiği nokta göz önünde bulundurulduğunda gerek modern eğitimin gerek onun eksik bir kopyası olan muhafazakâr eğitimin hissedilen eğitim buhranına cevap veremeyeceği giderek daha çok belirginleşmektedir. Buna karşın gerçek anlamda bir alternatif arayışı başlatılamamaktadır. Zaten yola makbul işgücü ve ekonomik kalkınma için çıkıldığında varış yeri de seçilmiş olmaktadır.
Yola insanlığın yeryüzündeki serüvenin binlerce yıllık birikimini yansıtan kaynaklardan çıkmak önem taşımaktadır. Geleneksel bilgeliklerin penceresinden bakan biri için bu kaynak, dünyadaki bütün toplumlarda, onların inançlarında, efsanelerinde, gelenek ve göreneklerinde izi bulunan ilksel gelenektir. Yine bulunduğumuz coğrafya, tarih ve zamanın kavuşum noktasında yani Türk milletinin düşüncesi ve hafızası bağlamında bu kaynağı töre ile ifade etmek yerinde olacaktır. Daha önce de belirttiğimiz üzere ilksel geleneğin izi bütün toplumların hafızasında bulunabilir ve yakın zamana kadar hepimizin hayatında bu izle karşılaşmışlığı vardır. Malum olduğu üzere bazı görüşlere göre Türk adı “töreli” ve “töreye göre yaşayan topluluk” anlamına da gelmektedir. Bu anlamıyla kavramın esasen bir ırk ya da etnik gruptan çok yaratıcıya karşı sorumlu, atalarına yani onların aktara geldiği töreye saygılı, kaynağı insan olmayan bilgelikten ortaya çıkan kurallara göre yaşayan aklı başında insan topluluğunu ifade ettiğini düşünmek uygun düşecektir. Töre aynı zamanda kural ve yasa anlamına gelmektedir tıpkı Tevrat yani torah gibi. Töre ve Tevrat ya da torah aynı kelimelerin dönüşmüş halleridir. İlksel geleneğin son bütüncül tezahürü niteliğindeki İslam geleneğinde bu ifadeler korunmuş, hakikat ve marifete yönelen bir yolculuğun temelini oluşturmuştur.
Bu toprakların insanları evlatlarına “töreli olun” ya da bir şeyi “töreli yapın” dediklerinde aynı zamanda “edep erkân uyarınca adam akıllı yapın” demek istiyorlardı. Eğitim üzerinde düşünmeyi de töreli yapmak gerek. Töreli eğitim, modernci ya da muhafazakâr eğitim anlayışlarından kökensel olarak farklıdır. Mesela makbul işgücü üretmek bu noktada eğitimin nihai hedeflerinden biri değildir. Töreli eğitim, insanın varoluşsal gayesine uygun olmayı hedefler. Bu nedenle modern okulla sınırlandırılamaz. İlerlemeci müfredata dayandırılamaz. Töreli eğitim bir eskiye dönüş ya da modern öncesi dönemdeki eğitim ya da öğrenme örneklerinin bugüne aktarılması da değildir. Zaten modern anlamdaki ilerlemeden farklı olmak üzere geleneksel devirlerdeki insanlar ve toplumlar tekâmül sürecinde hiçbir zaman aynı kalmamışlardır. İlksel gelenek hepsinin ortak özü ve çıkış noktası olsa da coğrafya, zaman, tarih ve milli hafıza bu özün farklı şekillerde tezahürünü temin etmiştir. Bu nedenle bu devirde yapılması gereken eskinin ihyası değil, eskilerin gönüllerindeki bu özle kendi devirlerinde yaptıklarının mukabilini şimdi de yapabilmektir. Yine bu nedenle günümüz dünyasında bunu yapmak demek dünyanın modern dönemlerdeki deneyimini yok saymak anlamına da gelemez. Bu bağlamda yine daha önce ifade etiğimiz üzere töreli eğitim hikmet ve umran üzerine tesis edilir ve terbiyeyi amaç edinir. Hikmet ezeli bilgeliği yansıtırken umran bu dünyadaki serüveni ve insanlığın birikimini temsil eder.
Töreli eğitim arayışı nereden başlamalıdır o halde? Üretilmiş olan yeniler ve terk edilmiş olan eskiler arasında ne yapılmalıdır?
Geleneksel bilgeliklerden yola çıkarak diyebiliriz ki zaten mutlak anlamda modern/yeni olan bir şey de yoktur. Geleneksel devirlerde olanın taklidi, baş aşağı çevrilmesi, tersyüz edilmesidir olan. Yapılması gereken, tersyüz edileni tersyüz etmektir. Okul, eğitim, hayat boyu öğrenme, bilim, gelişme, ekonomi, kalkınma, ilerleme, din, muhafazakârlık, performans, rekabet vb. bunlar nelerin tersyüz edilmiş halleridir? Bunun üzerinde daha çok düşünmeye başlamak ilk adım olacaktır. Böylece mesela İhvan-ı Safa risalelerinde birçok eski felsefe metinlerinde insanın yetiştirilmesi için yedişer yıllık aşamalar halinde 40 yaşına kadar süren bir sürecin ne anlama geldiğini ve günümüzde ne anlam ifade ettiğini daha iyi anlamaya başlayabiliriz. Yine böylece standardize testlerle elemek ve nicelleştirilmiş performans göstergelerine hapsetmek yerine eğitim gören kişinin edep ve erkân uyarınca nice olgunlaştığının başkaca hangi yollarla belirlenebileceğini araştırmaya başlayabiliriz.

 

“TÖRELİ EĞİTİM YA DA MODERNCİ/MUHAFAZAKÂR EĞİTİMİN İMKÂNI” için bir yorum

  • Düşüncelerine katılıyorum. Hocam eğitimin özü kendi değerlerimizde bir çekirdek misali duruyor. Ekilip yeşermeyi bekliyor.saygılar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir