(Çeviri: Cüneyt Fatih Yaylacı)
Seamus Heaney’nin şiirinin özünde derin bir deneyim gözler önüne serilir: Söylenebilecek olanın başı ve sonu ile görülüp tanıklık edilebilecek olanın başı ve sonu arasında; dillerin sınırları ile içinde yaşadığımız gerçek dünyanın sınırları arasında bir boşluk vardır. Heaney için ‘şiir’, bu boşluğu ölçme aracıdır eğer onu doldurup kapama yöntemi değilse.
Heaney’nin erken dönem şiirlerinde bu boşluk, derin bir kayıp hatta ahlâki suçluluk duygusu ile ilişkilidir. Şair, dilin dünyası ve etrafında gördüğü fiziki dünya arasında büyüyen bir mesafe ile yüz yüze gelmeye devam eder. Biyografik olarak bu durum, Heaney’nin bir tarım toplumunda doğmuş olması gerçeğine bağlanabilir çünkü kökleri bu toplumda yer alsa da doğuştan gelen dil yeteneği ve aldığı eğitim, artık tam olarak oraya ait olmayacak şekilde Heaney’yi bu toplumun dışında tutmuştur. Heaney’nin Bir Naturalistin Ölümü (Death of a Naturalist – 1966) adlı ilk şiir kitabında yer alan Kazma (Digging) adlı şiirde bu mesafe, olağanüstü bir şekilde ifade edilir.
Genç Heaney, elinde kalem masasının başında oturmakta ve bahçeyi belleyen babasını seyretmektedir. Ulster (tarihi Kuzey İrlanda Krallığı) çiftçilerinin kökleri eskiye uzanan bir soydan geldikleri için baba Heaney, Heaneylerin nesillerdir yapmakta olduğu bir şeyi yapmaktadır: Toprak bakımı.
Aman Tanrım, çapa var yaşlı adamın elinde
Tıpkı kendi babası gibi
Oğlan farklı bir şey yapar:
Ama bir çapam yok ki onların yolundan gideyim
Başparmağımla parmaklarım arasında
Güdük bir kalem dinlenir
Onunla kazacağım toprağı
Oğul (Heaney) farklı bir dünyaya geçmiştir ancak onun sözcükleri aracılığıyla her iki iş ilişkili hale gelir. Hem Heaney hem de babası, bir şey yetiştirebilme olasılığını artırmak için şeylerin yüzeyinin altını kazar. Bu erken dönem şiirinde Heaney, kayda değer bir şekilde onu diğer şairlerden ayıran kendine has bir retorik kullanır: Temaların çakışması, kesişmesi ya da birbirine geçişmesi. Şiir, güdük kalem imgesi ile başlar ve odak -Heaney’nin soy açısından ya da tarihsel olarak kendini ait gördüğü çalışkan insanlar silsilesine adanmış bir şekilde kullandığı ve artık sıkı çalışma için bir araca dönüştürülmüş olan- güdük kaleme tekrar dönmeden önce, babasının ‘toprağı çapalaması’ ile temsil edilen çalışan adamın görünüşte sıradan olan yeteneklerine karşı genç entellektüelin duyduğu saygı ve hûşu olarak adlandırılabilecek şeyle ilişki kurarak devam eder. Güdük kalem ve çapa yer değiştirirler ve şiirin akışı içinde, oldukça sade ve düz bir şekilde birbirlerinin metaforu olurlar. ‘Güdük kalem’ olarak ‘çapa’ ve ‘çapa’ olarak ‘güdük kalem’.
Bu temaların çakışması, kesişmesi ya da birbirine geçişmesi yöntemi, Heaney’in sürekli kullandığı bir yöntemdir. 1979 tarihli Saha Çalışması (Field Work) adlı kitabında yer alan ‘Glanmore Soneleri’nin (Glanmore Sonnets) birinde olgun şairi, aynı şiir inşa etme yöntemiyle, ama sadece daha karmaşık bir tarzda oynarken görebiliriz:
Mutfağın dışında pencerede bir siyah fare
Uluk bir meyve gibi sallıyor yaban gülünü
‘Dik dik baktı bana, değilim ben
Hayal ettiğin şey. İşine bak sen.’
Bunun için mi geldik bu yabana?
Girişte cilalı bir defne ağacımız var
Geleneksel çayır kokusu sarıyor her yeri
Yandaki çiftlikten gelen silaj, nahoş kokular karşılıklı
Yabada kan, kan saman ve kuru ot üstünde
Ter içinde, harman tozuna belenmiş fareler
Şiir için mazeretim nedir?
Hışırdıyor kurumuş yaban gülü
Aşağı indiğimde, içeride ve ötede senin yüzün
Ziyaretler yeni bir ay gibi ilişir gözüne düğümlenmiş aynada
Böyle bir şiir, kesinlik açısından neredeyse matematikseldir. Alt kata inerken, şiiri yazan “Ben”, kendisini, küçük, korumasız ve sessiz canlı yani fare ile özdeşleştirir: Şiirin sonundaki “Ben”, farenin pozisyonunda pencereye bakmaktadır. Son dörtlükte şair, farenin kendisiyle, davetsiz misafirle, o korkutucu tabiat parçası ile yer değiştirirler.
Orada orta noktada, şiirin gerçek dayanağını, şeylerin yerlerini değiştirdiği noktayı bulursunuz: şiir sanatının sembolü olan “defne ağacı” ve klasik bir miras, “nahoş kokulu silaj” (hayvan yemi konservesi, çev.). Aslında modern bir kırsal bölge fenomeni olan bildik, kırsal bir koku, antik çağların sembolü (defne ağacı) üzerine yansıtılır. Ve “Digging (Kazma)” şiirindeki ahlâki problem kendini yeniden açığa vurur.
Yabada kan, kan saman ve kuru ot üstünde
Ter içinde, harman tozuna belenmiş fareler
Şiir için mazeretim nedir?
Şiir bir mazerete ihtiyaç duyar mı, ya da bir savunmaya? “Mazeret” sözcüğü elbette anlamca belirsiz. Kanlı şiddetin katışıksız yüzü karşısında, çiftlik avlusundaki günlük hayvan boğazlamasında ya da İrlanda’nın geçmiş ve şimdiki siyasi şiddet tarihinde şiir için bir yer var mı? Kriz, ölüm ve acı karşısında bu coşkun ve abartılı dil formu nasıl bir rol oynayabilir?
Bu, Heaney’nin edebiyat ve şiir sanatının ‘anlamı’ üzerine en iyi denemelerinden birinde, ‘Sözcüklere Duygu’ (Feeling into Words) adlı denemede ele alınan sorudur. Heaney bu denemede, Shakespeare’in sonelerinden bir dizeyi başlangıç noktası olarak alır: “Böyle azgın bir canavara nasıl duyursun sesini güzellik?”[1]
Bu soru, Heaney’nin şiirleri ile kendi şiiri üzerine yazdığı düz yazılarının ve yakın arkadaşları (Joseph Brodsky, Derek Walcott ve Czeslaw Milosz gibi bir dizi diğer Nobel ödüllü isim arasında bulacağımız edebi “yakınlar”) tarafından Heaney’nin şiiri üzerine yazılan yazıların merkezinde yer alır: “Böyle azgın bir canavara nasıl duyursun sesini güzellik?”
Heaney’nin bütün yazdıklarında yüzeye yavaşça yol bulup çıkan cevap oldukça açık ve dolambaçsızdır: Şeyleri bize oldukları gibi göstererek.
Şiirsel anlamda uyarıcı etkisini BBC hava durumu haberinden alan başka bir Glanmore Sonesinde olduğu gibi:
Dogger, Rockall, Malin, İrlanda Denizi
Green, hızlı kabarmalar, Kuzey Atlantik’te akıntı
Yalvardı sert rüzgarların uyarıcı sesiyle
Yıkıldı ıslık gibi alaca karanlığa
(…)
L’Etole, Le Guillemot, La Belle Helene
Beslediler parlak isimlerini bu sabah koyda
Yorulmuş bir havan topu gibiydi, müthişti
Aslında, bağırdım yüksek sesle: ‘Bu bir sığınak’
Derinleşen, temizlenen kelimeler gökyüzü gibi
Minches, Cromarty, The Faroes üstünde ve başka yerlerde
“Gerçek”, “bir sığınaktır”. Heaney, etrafınızdaki gerçek dünyayı farklı bir şekilde görmenizi sağlayan bir yol yaratıyor. Ancak Heaney’nin kullandığı mânada “görme”, iki şeyi, modern şiirin merkezinde yer alan iki kavramı ifade edebilir: ‘epiphany’ (bir şeyin aşkın gerçekliğinin ansızın, birdenbire veya anlık bir şekilde görülmesi, kavranması) ve correspondence (iki veya daha çok şey arasında bağlantı ya da benzerlik olması durumu).
‘Epiphany’ burada -James Joyce ve Tomas Transtromer’in eserlerinde olduğu gibi- görünüşte önemsiz olan şeylerin anlamına ilişkin anlık bir içgörü kazanma veya iç yüzünü kavrama deneyimi yaşadığınız andır. Örneğin BBC hava durumu haberinin sadece bir hava durumu haberi olmanın ötesinde aslında bir yaşam dünyasını, ‘saflık’, ‘ulus’ veya ‘ırk’ gibi tuhaf siyasi fikirlerin aksine yağmur ve rüzgâr gibi çok gerçek bir şeyi, aynı havaya maruz kalan kıyı boyunca yaşayan binlerce insanın dünyasını nasıl içerebileceğine ilişkin bir içgörü kazandığınız an. Bir sığınak.
Diğer yandan ‘correspondence’, şeyler arasında daha önce görülemez olan bağlantıların -belki de sadece şiir olarak adlandırdığımız özel bir dil türü aracılığıyla mümkün hale getirilen bağlantıların- farkına varmanızdır. Bu farkına varma durumunun Heaney’nin eserlerindeki en belirgin örneğini, Heaney’nin 1970’lerin ilk yıllarında yazdığı ve yine tıpkı Transtromer gibi, ‘bataklık cesetleri’ne yani tarih öncesi zamanlarda Danimarka’daki turba veya turf (çürümüş bitkilerden oluşan yer kömürü) bataklıklarında idam edilmiş ve bu bataklıklara gömülmüş mahkûmların şaşırtıcı bir şekilde iyi korunmuş ceset kalıntılarına olan hayranlığını gösteren bir dizi şiirde bulabilirsiniz. Bu bataklık cesetlerinin en iyi bilineni, yaklaşık olarak milâttan önce 350’de boğularak öldürülen ve Danimarka’da, Silkeborg’un dışında bir turf bataklığına gömülen ‘Tollund adamı’dır.
İnsan kurban etme geleneği, kurbanların bataklıklarda gömülmesi ile birlikte, zamanın Keltik kültürü ile bağlantılıdır. Bu, Wintering Out (1972) (Buhrandan Kurtuluş) kitabında yer alan ‘bataklık cesetleri’ hakkındaki şiirlerinde Heaney tarafından özellikle vurgulanıp açıklık getirilen bir noktadır. Bu şiirlerde Heaney açıkça, soyut bir tanrı ya da tanrıça adına insanların –bizim gözümüzde- saçma bir şekilde öldürülmesini, erkeklerin ve kadınların, kendi memleketi olan günümüz Ulster’inde (Kuzey İrlanda) milliyetçilik ve sadakat soyut fikirleri uğruna katledilmesi ile karşılaştırır.
Burası ve şimdi bir sığınaktır, gerçek bir dünyada yaşarız, bu dünya görülmek zorundadır, onun yalın gerçekliğini yaşamak zorundasınız eğer ayartıcı ideolojilere boyun eğmemişseniz. Ancak diğer yandan, gördüğünüz her şey aslında titreşim halindeki bir tarih duygusu ile bağlantılıdır, her şey kendi ötesinde ve sizin kendi hayatınızın ötesinde anlamlara sahiptir. Bu, eğer isterseniz, Heaney’nin erken dönem şiirinde bulabileceğiniz ikilemdir.
Bununla birlikte bir ikilem, yeterince garip bir şekilde, değişmesi oldukça zor bir şey olabilir. Bir yanda ‘bu’na diğer yanda ise ‘o’na sahipsinizdir. Heaney’nin şiirinin ilk aşaması, kolaylıkla bu tür bir denge üzerine oturtulabilir. İlk dörtlükte bir metafor ortaya koyulur ve anlamı tersyüz edilen bu metafor, şiirin sonunda yinelenir. Bu tür bir ironinin Heaney’nin şiirinde ayrı bir yeri olsa da Heaney’nin şiiri olgunlaşmaya, değişmeye devam etti ve yeni arayışlar içine girerek daha kararsız bir hal aldı.
Bu değişim, 2001 yılına ait Electric Light (Elektrik Işığı) adlı kitabında göze çarpmaktadır. Bu kitapta yer alan şiirlerde, Heaney’nin eski şiirlerinde yer alan öğelerin hiçbiri kayıp değildir ancak bunlara yenileri eklenmiştir. Kitaba adını veren şiirde, ‘eski’ Heaney’yi fark edersiniz.
Elektrik ışığını gördüğüm ilk evde
Bir kadın oturuyor çizgili kürkü, fermuarlı çuha terlikleriyle
Fısıldıyor, bütün bir yıl, aynı sandalyede
Hiçbir şey yapmıyor o yüksek sesiyle
Fısıldamaktan başka
Bu şiirde, sözlü hikâye anlatıcısı olarak şairin ebeveyni ile yatak odası duvarının diğer tarafındaki ahırın da yer aldığı eski çiflik eviyle temsil edilen kırsal toplum öğelerinin biraraya gelerek iç içe geçmesini görürsünüz. Ve elektrik ışığını, yeşil gözü ile uzaktan gelen seslere ayarlı “radyo”yu. Klasik Heaney.
Ancak aynı eserde, ‘The Loose Box’ (Gevşek Kutu) gibi bir şiir de bulursunuz -Kuzey İrlanda kırsalındaki bir yerde sıradan, terk edilmiş bir ahırda başlayan, daha sonra başka bir ahırdaki saman yatak üzerinde (Hz.) İsa’nın doğumu ile devam eden ve sonra da tarihi Truva kentinin, saman dolu tahta bir at aracılığıyla düşüşünü anlatan, daha sonra da İralandalı devrimci Michael Collins’in iç savaş sırasındaki ölümüne ve Heaney’nin kırdaki, ahırda ve saman üstündeki geçmişine değinen tuhaf, dolambaçlı bir öykü-. Bu şiiri, tek cümleye indirgeyebilirsiniz: “Bütün insanlık fânidir”. Bununla birlikte bu şiir, Heaney’nin önceki şiirlerinin olduğu tarzda kararlı, durağan veya istikrarlı bir şiir değildir. Burada, “stable”[2] sözcüğündeki cinas veya kelime oyununda bir şey olur ve bütün tarih, şairin kendi geçmişine yayılarak ve samanlar saçarak çözülüp dağılır. Bu, muhteşem bir şiirdir. Sadece gemi hızını kaybettiği için değil ancak rotasını değiştirmeye hazır olduğu için rüzgârda dalgalanan bir yelkeni görmek gibidir.
Şiirindeki önceki aşamaların denge ve ironilerini aşma eğilimi, Seamus Heaney’nin şimdiye kadar yayınlanan en son kitabında, District and Circle (Bölge ve Daire – 2006), oldukça belirgindir. Kitabın adındaki “bölge ve daire” kendisini, metro sistemi ya da yerin oldukça altındaki gizli bağlantılar olarak gösterir. Önceki eserlerinde yer alan bütün öğeler, bu kitaptaki şiirlerinde de önemli ölçüde mevcuttur, tıpkı bir yerdeki tahıl ambarında terk edilmiş olarak duran ve çok eski zamanlardan kalma bir tarım aleti olan yaşlı “şalgam-doğrayıcı” hakkındaki açılış şiirinde olduğu gibi. Yaşlı “şalgam-doğrayıcı” hâlâ, şimdi büyüyüp şair olmuş bir çocuk tarafından seyrediliyormuş gibi anlam ve tehdit yüklü olarak durmaktadır: “Bu, Tanrı’nın yaşamı görme şeklidir”. İnsani sıcaklık ve ilgiden yoksun, zorlu ve şiddetli, şalgamları olduğu gibi çocukların parmaklarını da ezmeye hazır bir çırpma mekanizması.
District and Circle, hafızanın gittikçe daha derinlerine doğru kazı yapar: çocukluk dönemi karşılaşmalarını, İkinci Dünya Savaşı sırasında Kuzey İrlanda’daki Amerikan varlığını anımsar ve hatta ‘Tollund adamı’ konuk oyuncu olarak kendini gösterir. Ancak tam da bu ‘yeni’ şiirselliğin yöntemi, şeyleri bir ölçek üzerinde eşit olarak dengelemek değil fakat onların birbirlerine karışmalarını, birleşip kaynaşmalarını ve birbirlerinin içine doğru patlamalarını sağlamaktır.
Bu, metro şiirinde oldukça belirgindir. Heaney, “yer altı” hakkında daha önce, Londra metrosundan acele ile geçerken, omzunun üstünden dönüp geriye bakmak zorunda olduğu andan korku ve endişe duyarak kendisini Orpheus’a dönüşmüş olarak bulduğu Station Island (İstasyon Adası – 1984) adlı kitabının açılış şiirinde yazmıştır.
Bu şiir, ölüm ve kayıp hakkında bir şiirdi. Aynı şey, District and Circle için de geçerlidir: Burada da yeraltı, ölülerin diyarıdır ve bu, açılış dizelerinde görünürlük kazanır.
Yeraltında akort kalaylı ıslıkla yapılır
Bir koridor oldu aşağı indiğim sarmal
Buradaki ürkütücü ve esrarengiz müzik hem bir sokak müzisyenin hem de “yeraltı insanları”nın -İrlanda halk kültüründeki the Tuatha dé Danaan- cezbedici müziğidir. Şiir aynı tarzda devam eder ve bilet gişesindeki biletçi, Charon (Yunan mitolojisinde yeraltındaki ölüler diyarının kayıkçısı) olur. Heaney doğrudan bahsetmese de Charon’a yapılan gönderme açıktır. Metro vagonuna biniş, diğer bütün yolcularla birlikte başka bir varış yerine geçiş haline gelir.
Ardımda kapanmamış kapı, boş bir peron
Keşke devam edebilseydi.
…ve şair, penceredeki kendi yansımasında babasının yüzünü görür; her şey son dörtlüğe zemin hazırlar:
Ve böylece taşınıldı gündüz gece
Dehliz olmuş toprak onlarla
Onlar ki ait olduğum, dul bir kadın fırlatılmış uzağa
Arkadaki pencere camına yansıyor
Kavrulmuş dökük taş duvarlar
Titrek ışıklarla yanan
Dil ve dünya arasındaki boşluk ya da mesafe artık gitmiştir. Metro treni, bir metro trenidir, ne daha fazla ne de daha az; aynı zamanda yolculuk, yaşamdan ölüme törensel bir geçiştir. Bu, şiirin hiçbir yerinde belirtilmez ancak yine de okura kendini belli eder. Tren artık ölüm için bir ‘metafor’ değil, ölümün kendisidir.
Bu dönüşüm, kitabın en iyi şiirlerinin hepsinde mevcuttur. ‘Şairden demirciye’, İrlandaca konuşan 18. yüzyıl şairi Rua Ó Súilleabháin’in, mükemmel, ışıldayan ve “hiçbir çekic izi taşımayan” yeni bir tür çapa yapmasını istemek için kendi demircisine gönderdiği bir mektubun çevirisi olduğu iddiasındadır.
Bu yeni çapanın en iyi özelliği ise bir zil gibi olan tatlı sesidir.
Burada okuyucu ‘Digging’ (Kazma) şiirindeki ‘çapa’nın farkına varmada herhangi bir sorunla karşılaşmaz. Mesele artık birlikte varolmaya çalışan veya ‘aynı şeyi’ yapan güdük kalem ve çapa meselesi değildir. Şimdi onlar artık tam olarak aynı şey olmuşlardır. Boşluk, en azından bir şekilde, nihayet kapatılmıştır.
‘Titreme’ (A Shiver) adlı şiirde olduğu gibi. Görünüşte el aletlerini tanıma, zanaatkârlık ve sessiz bilgi hakkında bir şiir; daha derinde ise, kırk yıllık yazma geçmişi boyunca her zaman orada olan bir işçi hakkında:
Öyle durmak zorundasın sallaman için balyozu
Dizler kitlenmiş darbe için hızla dönüyor beli
Bir testudo[3]’daki kalkanlar gibi, omurga ve bel
Ana damarı korumak için kafes gibi eğilir üstüne kaburga kemiği
Balyozun demir kafası yönünde indirir darbeyi
Boyun eğmez doğuştan yumru ayaklı gibi durur
Büyük kısmını bitirmek zorunda sonra biraz dinlence
Dinlence biriktirir gücü tıpkı özen gösterilmiş öfke gibi
Bağırmak üzereyken birine iyi gelir
Bilmek kemiklerin içindekini, yönetilebilir
Elinden tutulabilir arzular
İlk vuruş hava duvarı yapabilir havada
Son darbe öylesine yanıtsızca düşer yere
Kazıklarla çevrilmiş arazi sinip parçalandı mı?
Şiir de titrer kabzada
Kaynakça:
Death of a Naturalist/ Bir Naturalistin Ölümü (Faber & Faber, 1966).
Wintering Out/ Dışarıda Kışlama (1972).
Field Work/ Çalışma Alanı (Faber & Faber, 1979).
Preoccupations/Zihinsel Uğraşlar ( essays/denemeler Faber & Faber, 1980).
Electric Light/Elektrik Işığı (Faber & Faber, 2001).
District and Circle / Bölge ve Muhit (Faber & Faber, 2006).
NOTLAR:
[1] O hüzünlü gün geldiğinde, ölümün gücü karşısında
Ne tunç durabilir, ne kaya, ne toprak, ne de engin denizler.
Böyle azgın bir canavara nasıl duyursun sesini güzellik,
Bir çiçeğinki kadar gücüyle nasıl başa çıksın onun önünde?
Yaz mevsiminin bal gibi soluğu nasıl karşı koysun,
Birbiri ardına gelen günlerin yıkıcı kuşatması önünde!
O nasıl dirensin, yalçın kayalar bile direnemezken,
Çelik kanatlı kapılar dökülürken Zaman önünde?
Ah, düşüncesi bile ne ürkütücü! Nereye saklansın söyleyin,
Zaman’ın en değerli taşı; nasıl girmesin Zaman’ın sandığına?
Hangi güçlü el durdurabilir bu ayağına tez zorbayı,
Kim alıkoyabilir onu güzelliğe kıymaktan?
Hiç sanmam biri çıksın, meğerki bir mucize olsun,
Kara mürekkepte aşkım sonuna kadar parlasın.
(William Shakespeare, Soneler, sayfa 71 – Alter Yayıncılık, 2008, çeviren Hasan İlhan)
[2] Stable: ahır, atlar, atlar ve seyisler, ekip, yarış atı, kadro; oturmak, yerleşmek, ahırda durmak, ahıra bağlanmak; istikrarlı, kararlı, sabit, dengeli, sağlam, durağan, kalıcı, değişmez, sarsılmaz, ölümsüz, güvenilir, sebatlı, azimli, (ç.n)
[3] Romalıların kuşatma harekâtında kullandığı dam gibi siper; askerlerin yanaşık nizamda hücum ederken başları üzerinde tuttukları kalkanlardan meydana gelen siper, siperlik (ç.n)
Seamus Heaney :Nisan 1939’da, Kuzey İrlanda’da doğdu. 1957’de Kraliçe Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi almak için Belfast’a gitti. Buradan 1961’de mezun oldu. 1963 yılında, genç yerel şairlerden oluşan Belfast Grubu’nu kuran Philip Hobshaum ile tanıştı. Bu grup, Heaney’nin Belfastlı diğer şairler ile temas kurmasını sağladı.
1965’te “Eleven Poems” (Onbir Şiir) adlı ilk kitabı yayınlandı. Ertesi yıl, Heaney’ye birçok ödül kazandıran ve bir dizi şiir kitabının ilki olan “Death of a Naturalist” (Bir Natüralistin Ölümü) yayınlandı. 1968’de ise “RoomtoRhyme” (Şiir Odası) adlı bir okuma turnesine katıldı.
Çok sayıda eserin ardından Heaney, 1995’te Nobel Edebiyat Edebiyat Ödülü ile ödüllendirildi. Heaney’nin “TheSpirit Level” (Su Terazisi) adlı kitabı 1996’da yayınlandı ve Whitbread Yılın Kitabı Ödülü’nü kazandı. Toplam olarak 3182 dizeden oluşan “Beowulf: A New Verse Translation” (Beowulf: Yeni Bir Nazım Çevirisi) adlı kitabını 2000 yılında yayınladıktan sonra da aynı ödülü kazandı.)
