Mekânı anlamlı kılan şey ona giden bir yolun olmasıdır. Yollar olmasaydı mekânlar mezar yerine dönüşürdü.
Mekân varlıktır; yol hayattır.
Yolu yol yapan temel durum ise yürüme eylemidir. Eğer yürüme eylemi olmasaydı yoldan bahsedemezdik. Yürüyüşün olmadığı durumda yol bir resim hükmünde kalır. Sadece bakışın konusu olabilir. Salt bakışın konusu olmanın bir anlamı yoktur çünkü varlık kendi halindeyken kendini seyretmekten hoşlanmaz.
Yürüyüşü yürüyüş yapan ise ritmik hareketlerdir. Yürüyüş eyleminde hem ritim vardır hem de müzik vardır.
Bir de ‘çıkmaz’ vardır. Çıkmaz, gerçek anlamda bir yol değildir. Bir düzlemdeki yürüyüşün nihayetine biz karar veriyorsak (iç şartlar) o düzlem ‘yol’ hükmündedir. Biz değil de fiziki şartlar (dış şartlar) karar veriyorsa söz konusu düzleme ‘çıkmaz’ diyoruz.
Yürüyüş, esas olarak “yol”a ait bir eylemdir. Çıkmaz, kısır döngüdür.
Yol, nihayeti olan bir şey değildir. Yol olmak, devam etmekle kaimdir. Bizim ‘bitti’ dediğimiz nokta, yolun bizimle ilgili kısmının nihayete erdiği noktadır. Yoksa, yol için bir bitişten söz edemeyiz. Başlangıç için de aynı durum geçerlidir. Yol için bir başlangıç da olmaz. Başlangıç dediğimiz nokta bizim şahsi yürüyüşümüzün başladığı noktadır; yoksa yolun başladığı nokta değildir.
Binaların üst katlarında oturanlar bilirler… İnsanların yürüyüşleri ilginç denebilecek bir görüntü oluştururlar. Eller, ayaklar, gövde ve baş senkronize bir şekilde hareket eder. İnsanın yürüyüşü aslında tam bir görsel şölendir. Bir kalabalık içindeki insanların yürüyüşleri ise tek insanın yürüyüşüne göre daha fazla bir görselliğe sahiptir.
İnsanın yürüyüşündeki hareketlerin ritmik ve görsel bir şölene dönüşmesi, yürüyüş eyleminin ‘unutularak’ yapılması durumunda ortaya çıkar. Yürüyüşünün gözlendiğini hisseden ya da gösterme amacıyla yürüyüş gerçekleştiren kişinin hareketleri ritmini kaybedebilir. Hatta büsbütün yürüyüş biçimi bozulabilir. Gösteri amaçlı yürüyüşlerden bahsetmiyoruz. Askeri ya da protesto vs. amaçlı yürüyüşler ayrı bir mevzudur. Bu tür yürüyüşler belki daha senkronizedir ama asıl amaçları şova dönük olmalarıdır. Esas itibariyle bu tür yürüyüşleri gerçek anlamda bir yürüyüş olarak göremeyiz. Bunun nedeni, bu yürüyüşün bir ‘yol’a muhtaç olmadan da yapılabilmesi ve ‘gitme’ kastına dayanmamasıdır. Biz, gerçek bir yürüyüşten iki şeyi anlarız: Yol ve gitmek.
Burada dikkat çekmek istediğimiz iki husus vardır. Birincisi, bir düzlemin yol olabilmesi için yürüyüşün nihayetine yani bittiği noktaya bizim karar vermemiz ama o düzlemin bize rağmen devam etmesi; ikincisi ise, yola düşmüş olanın eyleminin “unutularak” yapılıyor olması yani insanın yürüyüş eylemeni kendiliğinden, bir şova/gösteriye dönüştürmeksizin yapıyor olmasıdır.
‘Yol’a düşen insanın yani yürüyen insanın mecbur olduğu bir şey vardır: Eylemini ritmik hareketlerle sürdürmek. Her yolun ve her yürüyüş biçiminin kendine özgü ritmik hareketleri vardır. Düz yol ile bayır, geniş yol ile dar yol, taşlı yol ile asfalt ya da düzgün yol aynı ritmik hareketlerle yürünmez. Her biri kendine uygun hareketleri zorunlu kılar. Öte yandan, özürlü insan ile sağlam insan, hasta insan ile sayrı insan, iri insan ile küçük insan, düzgün vücutlu insan ile yamru yumru insanın yürüyüşü de birbirinden farklıdır. Kısaca, yürünecek her yol ritmik hareketler seremonisine bizi mecbur kılar ancak yolun ve yolcunun durumu ritmik hareketleri kendine göre biçimlendirir.
Buradan şunu anlıyoruz ki, insanın hayatı en yalın halinde bile, bir yola (tarik), yürüyüşe (eyleme), unutuşa (vecd-teslim oluş), müziğe (anış-zikir) ve ritme (hareket-form) mecburdur.
