Covid-19 namıyla hayatımıza giren virüsün başlattığı salgın, küreselleşmenin nimetlerinden, hükümetlerin ya da küresel örgütlerin hazırlıksız telaşından ve güncel-dönem insanının vurdumduymazlığından faydalanıp hızlıca bütün küreye yayıldı. Bu yayılma başka salgınlardan oldukça farklı gelişti. Sadece hızı ve etki alanı ile değil insanların hayat tarzlarında meydana getirdiği köklü ve muhtemelen kalıcı dönüşümlerle koronavirüs salgını tarihteki yerini aldı bile. Salgının etkileri toplumsal ve siyasal açıdan Kara Veba ile kıyaslanabilir. Fakat iletişim ve ulaşım teknolojileri ile bu bağlamda küreselleşme dünyada var olagelen her şeyin niteliğini dönüştürerek başkalaştırdığı gibi Covid-19 salgınının etkilerini de tarihteki benzerlerinden epey farklılaştırmış durumda.
Endüstri Devrimi’nin yarattığı karmaşık ve kargaşık bir dünyada ne olup bittiğini ve nereye doğru gidildiğini anlamak üzere farklı yollar deneyen mesela Saint-Simon gibi durup düşünmekte fayda var. Böylesi bir tahlili kimler nasıl yapar bilinmez ancak sınırlı bir çerçevede de olsa salgının etkilerini tartmak boynumuzun borcu gibi görünüyor. En azından içinde örgütsel(!) davranışlarımızı sergilediğimiz eğitim kurumları ile eğitim yönetimi alanında birkaç kelam edebiliriz. Eğitim süreçlerinde ve dolayısıyla eğitim örgütlerinde salgının neler ettiğini eleştirel bir gözle incelemek önemli ve acil bir zorunluluktur. Çünkü bu incelemenin imkânını da ortadan kaldırmaya yönelen bir seyri söz konusudur salgın sürecinin.
Üzerinde konuşmaya çalıştığımız sorunlar bütüncül olarak düşünüldüğünde iki imge eşlik edebilir aklımızdan geçenlere. Bu iki imge tam olarak yaşamakta olduğumuz sorunlar karşısında hangi tavrı takınmak gerektiğine dair sağlamca bir rehberlik sunar aynı zamanda. Bu imgelere göre Covid-19 salgınının zaten içinde boğulduğumuz ve haşlanan kurbağa misali alışageldiğimiz faciaları ayan beyan ortaya çıkardığı daha doğrusu fark etmemize katkı sağladığı bugünleri gören Frederick Taylor sevinçle gülümsemektedir sanki. Rene Guénon ise hüzünle gülümsemektedir. Salgın ile birlikte uzunca bir süredir eğitim kurumlarına hâkim olan yönetim ve işleyiş tarzı bütün perdelerinden sıyrılmış, özgün haliyle tezahür etmiştir çünkü. Esasen burada Taylor’u mutlu eden şey başka bir hastalığın izleridir. Bu hastalık, Fransız sosyolog De Gaulejac’ın bahsettiği işletme hastalığı olsa gerektir. Bütün kamu kurumları gibi eğitim örgütlerine de sirayet eden başkaca bir salgındır bu. Covid-19 salgını deyim yerindeyse imdadına yetişmiştir bu hastalığın. Covid-19 bahanesi, işletme hastalığının bütün belirti ve sonuçlarına meşruiyet kazandırıp hijyene kavuştururken panzehir ya da aşı imkânını da ortadan kaldırmıştır. Bahse konu duruma yol açan en temel etken kurumların işleyişine yön veren bilişim teknolojileridir elbette. İnternetin sağlamış olduğu sınırsız(!) imkân işlerin uzaktan yapılmasına, kurumların uzaktan işletilmesine fırsat verirken aynı zamanda çalışanı, kurumu ve yöneticileri de hiç olmadığı kadar yakınlaştırmaktadır. Fiziki olarak işyerinizden uzakta olsanız da her an ulaşılabilir ve kontrol edilebilir durumdasınızdır. Bir diğer önemli etken ise işletme hastalığının epeydir hepimizi alıştırdığı performans fikridir daha net bir deyişle performansın ölçülmesi fikri. Bilişim teknolojileri bu ölçümü de olmadık bir şeye benzetmiş durumdadır çoktan.
Bu hastalığın çeşitli belirtilerini mesela üniversitelerimizde bariz bir şekilde görebiliriz. Nicelleştirme, ekonomikselleştirilmiş bakış, performansın nicelleştirilmiş ölçümü haddini aşmıştır. Aralık ve Ocak ayları geldiğinde tatlı(!) bir telaş başlar yükseköğretim kurumlarında. Rektörlük, dekanlık ya da bölüm başkanlıklarından akademisyenlere duyurular ulaşır ekli excel dosyaları eşliğinde. Herkesten o yıl ve son beş yılda ya da son on yılda yapıp ettiklerinin sayısal olarak listelemesi istenir. Akademisyenlerin akademik performanslarının ölçülmesi gerekmektedir. Çünkü bölümlerin, fakültelerin ve üniversitelerin de performanslarını bu sayılarla ifade etmesi gerekmektedir. Nicel performans o kadar önemsenir ki son beş ya da on yıllık performans listeleri düzenli olarak her yıl istenir. Sadece performans sergilemek değil bu performansı sayılara dökmenin kendisi de bir performans göstergesi ya da etkinliği olarak görülmektedir sanki. Yine bu dönemlerde bir de akademik teşvik gündeme gelir. Akademisyenlerden bir miktar fazla ödemeye hak kazanabilmeleri için yıllık performanslarını sayılara dökmeleri istenir. Ne yaptığınız değil ne sayıda yaptığını önemlidir burada. René Guénon’un dediği gibi modern insan her şeyi sayılara dökme hevesindedir çünkü. Taylor’un sevinç gözyaşlarına yol açacak diğer bir durum ise ilkokul, ortaokul ve liselerdeki ahvaldir. Çocukların dönem boyunca okudukları kitapların sayılarının hesaplanması mesela mutluluk(!) vericidir. Daha ikinci ya da üçüncü sınıftaki çocukların bile standardize merkezi testlere girmeleri, sınıflarındaki, okullarındaki ve ülke genelindeki yerlerine göre sıralanmaları göz yaşartıcıdır elbette. Sınıfını standardize testlerde üst sıralara taşıyan öğretmen ve okul başarılı sayılır. Okullar duvarlarına büyük afişler asarlar şu kadar öğrenciyi falanca sınavda şu sıralara, şunca puana ulaştırdık, şu okullara girdirdik diye reklam etmek için. Şunca adam yetiştirdik diye ilan edecek değillerdir elbette. Bir süredir yüz yüze eğitimin mümkün olmayışı nedeniyle sınavlar, testler yapamayan eğitim sistemi öğrencileri ölçemediği, sıralayamadığı için zorlanmaktadır. Eğitim neyse de sınavları yapsak telaşındadır herkes.
Taylor’un sevincinin asıl kaynağı belirttiğimiz üzere bilişim alanındaki devrimdir. Taylor’un 19.yy sonları ve 20.yy başlarının dünyasının koşullarında şekillenmiş fikirlerinin azami olgunluğuna bilişim teknolojileri ile erişebildiğini söylemeliyiz. Misal olarak online eğitimi düşünelim. Covid-19 salgını nedeniyle eğitimler uzaktan yapılmaktadır. Bilgisayar ortamında online olarak çalışmak normalleşmeye başlamıştır. Bu bağlamda teknoloji, kurumların yönetimleri için yeni fırsatlar(!) ortaya çıkarmıştır. Yöneticiler, dersleri online olarak izleyebilmekte, derslerin ne zaman başladığını kaç dakika sürdüğünü, kimlerin hangi sürede katıldığını vb. kontrol edebilmekte ve online olarak müdahale edebilmektedirler. Resmi yazışmalar elektronik ortamda yapılmakta, kimin hangi yazıyı ne zaman okuduğu, hangi işlem ile karşılık verdiği kaydedilebilmektedir. Bilgisayar teknolojileri ve internet herkesin her an kontrol edilebilir ve gözetlenebilir olmasını mükemmel bir nitelikte temin etmiştir. Bu Taylor’un rüyasını gördüğü bir şeydir. Fabrikadaki işçilerin yönergeye uygun ve zaman ölçütlerini yerine getirerek çalıştığından emin olmak için sıkı ve katı bir kontrol sistemi öngören Taylor, bilişim devrimine yetişseydi kesinlikle işte bu diyecekti. Çocukluğunda bile hareketlerini, adımlarını saymaya meraklı Taylor, boynunda kronometre ile fabrikalarda gezdiği rivayet edilen, en kısa sürede en fazla çıktı alma konusunda takıntılı biriydi. Onun takıntıları sonraki yüzyıl boyunca bütün örgüt kuramlarını ve yönetim anlayışlarını şekillendirdi. Tam olarak hakkı teslim edilmemektedir oysa. Yönetimin bilimleşmesindeki önemi vurgulansa da bir ölçüde modası geçmiş bir kuramcı olarak görülür. Örgütlerdeki insani boyutları ihmal ettiği için eleştirilir. Ancak hem bu eleştirileri yapanların hem de Taylor’u tanımasa da bir şekilde okulda, fabrikada, hastanede yönetici olmuş herkesin yanında dolaşıp durmaktadır Taylor’un hayaleti şu bahsettiğimiz gülümsemesi eşliğinde. Girdi, çıktı, en az maliyet en fazla ürün, kalite gibi sözde-mitolojik kavramlarla dolu bir dünyamız var artık. Çoktan uyanılmış bir Amerikan rüyası sonrasında hala uyuduğunu zanneden insanlar güya yönetişiyor etrafta. Nicelleştirme eğiliminden kimse kurtulamamaktadır. Dönem sonunda 38 kitap okuyan öğrencisinin kitap sayısını internet üzerinden sisteme işleyen öğretmen bir diğer öğrencinin 25 kitap okuması hakkında düşük performanslı okuma faaliyeti(!) diye düşünmekten kendini alamamaktadır. 15 adet makalesi yayınlanmış akademisyen 5 makalesi yayınlanmış akademisyenden 3 kat daha fazla bilime katkı sağlamış, ürün (!) üretmiştir ne mutlu ona.
Taylor’un sevinç duyacağı bu ahval karşısında elbette Guénon da gülümsemektedir ancak hüzünle. Guénon’un hüznü, bu olup bitene ilişkin değildir asla. Bir bakıma olması gereken olmaktadır çünkü. Hindu geleneğinin Kali Yuga dediği bu demir çağda sapma en kesif seviyesine erişmelidir. Hüzün, insanın bu sapmaya alışmasına, coşkuyla seğirtmesinedir peşi sıra belki de. Bir de Yeni Ahit’de denildiği üzere “skandal olacak elbette fakat senin aracılığınla olmasın” uyarısının artık hiçbir kulakta yeri kalmamış olmasına. Bu saptamanın kötücül bir karamsarlık olmadığının anlaşılması için etrafımıza bakmamız kâfidir. Hangi dünya görüşünden olursa olsun çok sayıda yöneticinin, öğretmenin, akademisyenin Taylor’u sevindirmekten yana bir kaygısı olmadığı aşikârdır. Nicelleştirilememiş kimse kalmamıştır artık. Herkes saymakta ve sayılmaktadır… Âşık, maşukunun adını sayıyla anmaz diyenlerin kervanı geçeli de çok vakit olmuştur ve bu kervanın türküsünü sesleyen bile pek azalmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir