Osmanlı edebiyatı ve kültüründe önemli bir yer tutan şehrengiz, -adı üstünde- bir şehrin doğal güzelliğini ve o şehirde yaşayan güzelleri ve güzellikleri anlatan şiirlerdir. Kütüphanelerimizde eski şairlerin yazdığı birçok şehrengiz kitapları vardır. Bunların bir kısmı müstakil ciltler halinde kitaplar olmakla beraber, çoğu da şiir mecmualarının sayfaları arasında unutulup kalmış önemli metinlerdir.
Bendeniz bir zamanlar Bosna’da bulunurken, Gazihüsrevbey Kütüphanesi ve Şarkiyat Enstitüsü’nde, Bosna’nın en büyük şehirleri olan Saraybosna, Mostar, Travnik, İzvornik üzerine yazılmış enfes şiirlere rastlamıştım. Nergisî, Zühdî, Bülbülî Efendi, Hulkî, Şahinzade Adlî gibi şairlerin nisyana terkedilmiş çok güzel şiirleriydi bunlar.
Sadeimge okuyucuları için burada bir demetten sadece bir çiçek sunmak istiyorum.
Unutmayalım ki şiirlerin hepsi Osmanlıca olarak isimlendirdiğimiz Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır. Bu şairlerin hepsi bu bölgenin insanıdır ve Boşnak kökenlidir. Sözkonusu şairlerin hemen hepsi oldukça kültürlü olup, çoğu İstanbul medreselerinde eğitim görmüşlerdir. Türkçeyi iyi bir derecede bilmekle beraber devrin edebiyat dili Farsça’ya ve bilim dili Arapça’ya da çok iyi seviyede vakıftırlar. Ve Türkçeyi bir Anadolu şairi gibi çok iyi kullanmaktadırlar. Çoğunun genel Osmanlı şiiri içerisinde belli bir seviyesi vardır. Kullanılan dil zamanına göre sade ve açık olmakla beraber zaman zaman mahallî bir takım özelliklere de rastlanılmaktadır. Bu yöresel özelliklerin şiirde yer alması da doğal karşılanmalıdır.
* * *
Bu yazımızda ele alacağımız şiir, Kadic’in kroniklerinde yer alan Bülbülî Efendinin bir şiiri. Muhammed Enverî Kadic, bizim Hoca Sadettin ve Naîmâ ayarında, Osmanlının son döneminde yaşamış Boşnakların yetiştirdiği bir tarihçi. 28 ciltlik kronolojik tarihin dördüncü cildini tararken Travnik üzerine yazılmış bir şiir buldum. Yaşanan son Bosna Savaşında kitabın sayfaları yangından o kadar gevremiş ki bir yufka ekmek gibi çeviriken adeta kırılıyor. Yazma eserin sayfalarını çevirmeye kıyamıyorsunuz. Aradan geçen yirmi senede o ciltler korumaya alındı mı bilmiyorum.
Şiir, “Mostar şehri şuarasından Bülbülî Efendi takriben 1102 senesinde Travnik şehrine müsafiretle gelip Travnik şehriyle orada bulunan bazı zevat hakkında tanzîm ettiği kasidedir” serlevhası ile başlıyor.
Ey gönül seninle geldim cûşa
Zikredelim dâim Ganiyy-i Sübhanı
Dünyayı gezenler köşe-be-köşe
Travnik’in yoktur der misl ü akrânı
girizgâhıyla başlayan ve devam eden kasidesi, önceki asırlarda Travnik’in zengin ve görkemli bir geçmişinin olduğunu bize hatırlatıyor. Gerçi şehri bugün de gezdiğinizde, böylesine ihtişamlı bir tarihe sahip topraklarda dolaştığınızı farkediyorsunuz. “Dünyaya aldanma ki bî-bekâdır” diyen şaire göre “âb u hevâsı müferrah” olan şehri ziyaret edenlerin kalbindeki pası silinirmiş. “Metin ve müstahkem kale binası” hâlâ ayakta olup son demlerini yaşamakta, ne yazık ki bugün ilgisizlikten yıkılmak üzeredir. Şehrin âyânı diyebileceğimiz önde gelenlerinin “ziyafetleri sığır ciğeri” olup, geçmişin ağız tadını öğrenmek bakımından “büryan kebabı”nın zikredildiğini de belirtmemiz gerekir.
“Mavi suyun çıktığı yer, yeşillik” anlamına gelen Travnik, Balkanlarda kendine özgü otantik güzellikteki bakir şehirlerden biridir. Osmanlı vezirlerinin 165 yıl oturduğu, İstanbul’la bağlantıların buradan sağlandığı eski bir payitaht merkezi. Boşnakların dilinde “vezirler şehri” diye şöhret bulmuştur. Zamanında “Avrupa’nın İstanbul’u” olarak adlandırılan Travnik, bir zamanlar oldukça gelişmiş, Belgrad ile Dubrovnik arasındaki en önemli ticarî yollardan biri olarak öne çıkmıştır. Bu yüzden sadece idarî bir mevki olarak kaldığını, ticaret bakımından ilerlemediğini, ayrıca şehirde camiden ziyade büyük memurların türbelerinin yer tuttuğunu kaydeder.
Travnik, Bosna topraklarında suyu en bol yerlerden biridir. Civârın yeşilliği de buna bağlıdır. Öyle ki,
Etrafı dağlardır düzdür ovası
Dört yanında çağlar âb-ı revânı.
Burasının “cihanda suyu meşhur”dur ve yukarılardan dağın eteklerinden “Başbunar”dan doğmaktadır. Çünkü iştah açıcı “yağlı böreklerin, külbe şekerlerin, kabûnî pilâvların” hararetini ancak Başpınar’ın suyu düşürür. Evliya Çelebi’nin “Bâğ-ı İrem misillü şirin bir kasabadır” dediği Travnik’in bağ ve bahçesi bu su ile sulanır. Yine Evliya’nın “bir tulum baldır” dediği ve halkın şerbet ve turşu yaptığı, benzerinin dünyanın hiçbir yerinde olmadığını iddia ettiği “yere batmaz” isimli bir armut çeşiti de burada yetişir.
Bülbülî Efendi biraz evi sırtında bir adam olup nerde akşam orda sabah havalarındadır. Rind-meşrep kişiliğiyle gittiği yerlerde gününü gün etmeye çalışır. Devrinin “söz ustası” olarak kabul edildiği için ziyaret ettiği yerlerde el üstünde tutulur ve herkes onun iltifâtına nâil olmak ister. Travnik’e de zaten “misafireten” gelmiştir. Onun kayıtsız serazat hayatını şehrengizin şu mısralarında da görürüz:
Dünyaya aldanma ki bî-bekâdır
Latîfedir murâd biraz şakadır
Sığır ciğeridir ziyafetleri
Büsbütün çöl içre pişer büryânı.
Bülbülî ayrıca yaşadığı dönemin kimi enteresan kişiliklerini de karakterize eder kasidesinde. Bu yönüyle metinde, yazıldığı zamanın sosyal hayatıyla ilgili zengin ipuçlarına rastlıyoruz. Bunlar arasında biri var ki şairimiz ona diğerlerinden daha fazla yer ayırır:
Gördün mü Toboğlu Ahmed Ağa’yı
Zikreder dilinde bari Hudâ’yı
Konuklar dâima bây u gedâyı
Görmedim böyle bir merd-i meydânı.
Ahmed Ağa’nın kapısı herkese açık ve cömert bir kimsedir. Sofrası da sanki bir sebildir. Hak Teâlâ Toboğlu’nun gönlüne göre vermiş; akıllı uslu, babasının canı “dürdâne” bir evlâdı da vardır. Dediğinden dönmeyen, sözünün eri “yiğit bir kahraman”dır o. Bülbülî Efendi yiyip içtiği evin sahibine nankörlük etmez. Ahmd Ağa’nın düşmanlarına beddua ettiği de görülür:
Gam görmesin bu cihânda şâd olsun
Lütfûnu çok gördüm ber-murâd olsun
Kendüye kim sanan nâ-murâd olsun
Hor u hakîr olsun cümle düşmânı.
Şiirde sadece “iyilik timsali” Toboğlu Ahmed yer almaz. Travnik’in “pîr-i mugan”ı Bakkal Turak ve Yusuf Matoş, “şamatacı ve lâf cambazı” Âdil Sipahi, “zampara” Sütlü Yaşar, rakı içip sarhoş olduktan sonra katil olan “bakkalların uğursuzu” Kato, “aşk deryâsını boylayan” Âdil Çavuş, “rûh-ı musavver bir kişi oğlu kişi” olarak tasvir ettiği Dizdar Ağa,“meyhânede sabahlayan” Vusûlî de fotoğraf karesindeki yerlerini alır.
Kasidenin sonunda Bülbülî Efendi kendi müreffeh dünyasında mesut ve mutludur. Aslında Travnik’te gördüğü renkli ve cümbüşlü hayatı “birkaç günlük fasıl”dır. Toboğlu Ahmed falan bir bahane, o yaşadığı dünyanın şarkısını söyler:
Bülbülî nûş eyle mey-i gülfâmı
Şimden sonra eyle hatm-i kelâmı
Eylik edenlerin anılır nâmı
Keçlik edenin kalmaz nâm u nişânı
Gönül bir sultâna bir gedâ kuldur
Gâib hazîneler gâyette boldur
Hudâ’dan gayrinin lâzım değildir
Bize ne bahşiş ne armağanı.
Artık Travnik’ten ayrılmanın zamanı gelmiştir. Sözü uzatıp “halt-ı kelâm” etmemek gerek. “Eğlenme Travnik’te kaldır tabanı” diyerek Mostar’a geri dönmek ister şair:
Gece kale kapıları bağlıdır
Âşıkların künyeleri dağlıdır
Ey köçek karda gez belirtme izi
Kâmil olanların yerdedir gözü.
Unutmayalım ki Bülbülî bu şiiri, diğer Boşnak şairler gibi Türkçe söylemiştir. Belki de Bülbüli, Fatih’ten sonra fethedilen bu topraklara Anadolu’dan gelip iskan ettirilmiş Türklerden biridir. Belki de Miroşeviç ailesinden biridir, kim bilir! Miroşeviç, Maraşlıoğulları demek olup bugün Bosna’da yaşayan bir köy ismidir.
