Tanpınar’ın şiiri, şairinin baskısına maruz kalmış bir şiirdir.
Şiirle şair, aslında, birbirlerine karşılıklı olarak gelen ya da giden iki yarım varlık gibidirler Şair, ruhuna akan şeyin şiir olduğunu nasıl hissederse, şiir de şairinin eline düşüp düşmediğini bilir. Şairinin elinde kendi kişiliğini bulur. Yani, şair şiirini tanıdığı gibi, şiir de şairini tanır. Öyle ki aslında şiir, şair olsun olmasın herkese gelir. Her insanın dünyasının karşılığı olan bir şiir vardır. Ama o ‘gelen şey’, şairinin eline düştüğü talihli bir durumda şiir olur, kendi kişiliğini bulur. Yoksa uçup gider.
Öte yandan, bu iki yarım varlık, şair ve şiir, birbirlerini düzelterek varlık kazanırlar. Şiir şaire fazlalıklı olarak gelir çoğu vakit. Ama şair de şiir gelmeden önce biraz fazlalıklıdır. Bu nedenle şairin çoğu kez gelen şiiri düzeltmesi gerekir. Onun dış dünyadaki, gelmeden önceki korunağı, derisi olan fazlalıkları görmesi ve onlardan arındırması gerekir. Diyebiliriz ki kötü şair, bu fazlalıkları göremeyen şairdir. Onun şiiri, bol elbiseleri içinde komik bir genç kız gibidir. Şiir de şairi düzeltir. Onun iç dünyasında kendine yer ararken, yurt edineceği toprağa temeller kazar, oraya bir ölçü, bir düzen getirir. Şiir, şairin içine ‘yerleşir’. Fakat burada dikkat edilmesi gereken hassas bir durum vardır. Bu düzeltme işleminin merhametle yapılması gerekir. Bir bebeğin elbiselerinin anne kucağında çıkarılması gibi. Şair şiire merhametli davranmazsa şiir de şaire bunun karşılığını verir. Tenini bırakırsa da ruhunu alır gider.
Bu kadar ağır sonuçlanmamış olsa da Tanpınar’ın şiirle ilişkisi biraz bu duruma benziyor. Şiiri o kadar mıncıklıyor ki, bir okur olarak bile şiire acıyorsunuz. Şiirle çok fazla oynayan bir şairdir Tanpınar. Elbette onu bu yola sevk eden en önemli neden mükemmeliyetçiliktir. Tanpınar’ın bir şiirin tamam olup olmadığı konusundaki kuşkusu iflah olmaz bir kuşkudur. Onun bu kuşkusunun kendisine ve şiirine nelere mal olduğuna Mektuplar’ında şahit oluruz. Hem gecikir hem de şiirinin yaralanmasına sebep olur. Tanpınar şiirin adeta tenini soymaya çalışır.1937 yılında 36 yaşındayken A. Kutsi Tecer’e yazdığı bir mektupta, gelecek sene bir şiir kitabı yayınlamaya karar verdiğini yazıyor ve 10’u bitmiş olan 33 şiirinin adını sıralıyor. Ve şöyle devam ediyor ‘Fakat şu şartla ki aşağıdaki manzumeler bitmeli’. Bu şiirler,aşağı yukarı, bazı değişikliklerle birlikte ölmeden bir yıl önce bastırdığı (1961) kitabında yer alan şiirlerdir. 33 şiir üzerinde tam tamına 25 yıl çalışıyor. Hatta bu da yetmiyor. Kitabının yayımlanmasından az bir süre önce Adalet Cimcoz’a yazdığı mektupta, kitapta bazı burukluklar olduğunu ve bir iki şiir üzerinde biraz daha çalışması lazım geldiğini ifade ediyor. Yine iki uzun şiiri olan ‘Eşik’ ve ‘Zaman Kırıntıları’ adlı şiirlere yıllarca uğraşıyor. Şiiriyle bu kadar oynamış olması, şiirlerine bir kuruluk, bir soğukluk getirmiştir. Öyle geliyor ki, daha az oynasa idi, şiirlerin damarlarındaki kanın sıcaklığını daha fazla duyardık. Onun bu mükemmeliyetçi anlayışı kendisine pahalıya mal olmuş gibi görünüyor. Necip Fazıl’ın “Hamdi’nin şiirleri balsız peteğe benziyor, ağızda sadece mum bırakıyor” (Mektuplar, s. 30) şeklindeki ifadesinin tek sorumlusu Tanpınar’ın kendisidir. Elbette şairin kendisi sorumlu olacaktır denecektir belki ama, bu sorumluluğun kaynağı biraz farklılık arzediyor. Onun daha az oynadığı şiirlerinde bu kuruluğun olmadığını görüyoruz.

Bir bahar saati kadar aydınlık,
Kalbe ümit kadar yakın ve ürkek,
Bir sabah vaktiydi geldin gülerek…
Saçların dağınık, göğsün açıktı,
Yüzün sade lezzet, sade ışıktı,
Bir çoban rüyası kadar güzeldin,
Bir sabah vaktiydi gülerek geldin. (Mektuplar, s.41)

Bu şiir, A. Kutsi Tecer’e yazdığı bir mektupta yer alan, ama kitabına almadığı/almaya gerek görmediği bir şiirdir. Tanpınar’ın bu şiiri hakkındaki kanaati şiirin hemen altında yer alıyor. ‘Bunlara şiir mi denir? Haşa’. Beğenmeyip kitabına almadığına göre muhtemelen üzerinde, diğer şiirlerine göre daha az çalışmıştır. Fakat diyebiliriz ki, Tanpınar’ın en kanlı-canlı şiirlerinden biridir bu. Teknik olarak, kitabına aldığı şiirler kadar sağlam değil ama, insana verdiği ürperti, insanı kavrama gücü, sıcaklığı, doğallığı ile hemen bizim oluveren, kalbimize dokunan bir dünyası var. İşte bunun en büyük nedeni Tanpınar’ın ‘eline düşmemiş’ olmasıdır. Bir de kitabına aldığı, yani üzerinde oynama işlemini tamamladığı ‘Uyanma’ şiirini okuyalım;

UYANMA

Bu akşam, bu tenha saati ömrün,
Uzak servilerin arkasında gün.

Bu güneş döşenmiş bahar bahçesi,
Suyun uzaklaşan , yaklaşan sesi.

Ve yanık türküsü dalda bülbülün
Ateşten çemberi üstünde gülün. (Şiirler, s.25)

Teknik olarak bir önceki şiirden daha sağlam olmasına karşın kuru bir şiirdir. Çünkü şairinin baskısına maruz kalmıştır ve ‘tenine’ dokunulmuştur.
Tanpınar’ın şiire bu şekilde müdahalesi, onu çok özlediği bir başka şeyden daha mahrum bırakmıştır; sokak ve ev konuşması tarzı.
Yaşadığım Gibi adlı kitabında Yahya Kemal’den bahsederken şöyle der; “Modern Türk şiiri, Yahya Kemal’le başlar. Yani sokak ve ev konuşmasını nazım diline getiren ilk adamımızla…Bizde bu adamın rolü, Fransız lisanının dünya ölçüsünü gözönünde tutarak Valery’ninkine çok benzer. Yani şiiri bir takım hurafelerden temizlemeğe çalışmış ve muvaffak da olmuştur. Ben şiiri bu iki adamın zaviyesinden tanıdım.”
Oysa Tanpınar’ın şiiri tam tersi bir durumdadır. O, sokak ve ev konuşmasını şiire sokmak bir yana, onun şiiri büsbütün kapalı ve deyim yerindeyse aristokratiktir. Aristokrat titizdir, sokak ise hesapsız ve serazattır. Tanpınar’ın tanıdığı şiir ile kendi şiiri birbirlerinden çok ayrı semtlerde otururlar. Zihinsel olarak sokağın geniş ve rahat iklimine yakın duran Tanpınar, şiir yazacağı zaman kendisine bir saray arar. Onun zaman anlayışı bile sokağın zamanına uymaz. Sokakta sonsuzluğa açık an’ların zamanları değil, eve ekmek alıp gelmelerin, dedikodu ve koşturmaların, eğlencelerin, geçici hüzünlerin rahat ve hesapsız zamanları hüküm sürer. Sokak düşünmez, sadece yaşar. Bu nedenledir ki;

Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz (Y. Kemal)

Mısrası, sokağın ve evin yaşayan canlılığının bir ürünü olarak şiire dahil olurken

Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında (A.H.Tanpınar)

Mısraları, kitaplardan yapılmış bir pencereden bakar dünyaya. Tanpınar bir şair olarak neredeyse sokağa hiç çıkmaz. Çıktığı zamanlarda da aklı, sarayının odalarını dolduran kitaplarının arasındadır. Onu biz, tarihin ve sonsuzluğun içinden konuşurken görürüz, ihtiyarların çınar altı sohbetlerini dinlerken değil. Bu aristokrat tavrıdır ki, onu hep mükemmeliyetçiliğe götürmüş ve şiirini sarayın kapıları arkasında güçlü ama sıcak olmayan bir iklimde kurmasına neden olmuştur.
Bu mükemmeliyetçiliği onun kavramlarında da görürüz. Deniz, kadın, zaman, akşam hatta rüya bile düzgün ve soylu elbiseleri içinde dururlar. Onlar dokunulmak ve hissedilmekten çok bakılmak içinmişler gibi bir izlenim bırakırlar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir