Yazıya şu mısralarla girelim:

Bir Levha oyup onun içini karalamalı, masal dinleyip onu anlatmalıyım
Oyun oynamalı şarkı söylemeli Şaka yapmalıyım.
Bu kadırganın iskeletini düşüncemden geçirmeli ve onu izlemeliyim
Dua etmeliyim mumun ışığında mumun ışığına
Bir köleye özgürlüğümü vermemenin hüznü
İçime kuyusundan yankılanarak iniyor
Kaloriferi yaktığım için ayrılan böcekler kedi Mırr’ın
Patileri arasında. Çok üzgünüm herkesten

a) herkesten çok üzgünüm
b) herkesten (dolayı) çok üzgünüm
c) herkes adına çok üzgünüm
d) herkesle beraber çok üzgünüm

Dil, düşünce yapımızı belirleyen hem bir imkân hem bir sınırdır. Bir imkândır; çünkü “hiç bir şeyin olmamasından iyidir” bulunduğu her masadan kazanan olarak kalkacak eldir de. Sınırdır; çünkü çevreseldir, kültüreldir ve sınırlıdır. Dil çalışmaları ideal dilin mümkünü üzerine kurulu. Zannederim bu sınır onları da rahatsız etmiş olacak fakat sahip olduğumuz rahatsızlığın nedeni ortak değil. Pozitivist yaklaşımlar dili metafizik, etik vb. arınma ve net sonuçlara götüren dil üzerine temellendirilmiş. Amaçları aritmetik problemleri çözen bir dil, bilmek isteyen insanın merakı ya da sıkıştığı nokta, bu problemlermiş gibi. Leibniz’in matematiksel sembolleri kullanıp ideal bir dil çalışmasına giriştiği (birçok çalışması gibi bu da yarım kalmıştır) bilinmektedir. Herkesin konuşacağı evrensel dil kuran çalışmalar da mevcut. Peki, ideal dil nedir? İdeal dil, dili neyin aracı olma seviyesine indirmektedir. Dil nedir? Şiirin dili nereye dayanır?

Dil, ses ve görüntü harçlarının karılmasından ortaya çıkmaktadır. Zihnimiz, düşünme eylemini dışımızda var olan görüntüler eşliğinde yapar ve bunları ses ile mühürler. “Kırmızı elma” ‘denildiğinde’ zihin sahip olduğu kırmızı elmayı getirir. Dışımızda var olan kırmızı elma, biçimi ile gelirken ‘demek’ fiili reflekstif hıza sahiptir. Keza demenin ne olduğunu düşündüğümüzde bu da karşımıza ikincil bir görüntü olarak çıkar. Ses, zihin ve dil ilişkisi içinde görüntünün arkasında kalan ikincil bir araç gibi düşünülebilir fakat doğası gereği merak eden insan, arayışını derinlere doğru yöneltmezse ve görüntünün gölgesinde kalan sese kulak vermezse bu kolaycılık, ilk elden kaybetmeye neden olmaz mı?

Ses, hayattan dökülür. Bir şiirde taştan ses çıkması taşa verilen nefesi çağrıştırmak içindir. Metafizik bir bilgi olan ruh, bana hep bilincin altına gizlenmiş gibi geliyor. İçimizde yaşayan bu enerjinin/boşluğun bizimle iletişime sesi kullanarak geçtiği kanısındayım. İslam, bedenlenen Âdem’in ilk refleksinin hapşırmak olduğunu bildirir. Güneşin dünyası, ses ile başladığımız ve sessizlikle terk ettiğimiz bir düzlemdir. Görüntülerin gölgesinde kalan sese hakkını Heidegger’in bıraktığı ilhamla devam edilebilir fakat dil içinde başka haksızlıklar da ötelenmemiş midir? Bir hareket problemi olarak zaman bu düşüncenin neresindedir? Yavaşlığı bir görüntü olarak düşünürüz ama görüntünün dışında da aramızda bir hayalet gibi gezen yavaşlık mevcut değil midir? Dünya üç günlüktür denildiğinde sinsi bir hıza atıfta bulunuluyor. Peki, boşluk, tek-olma, bütün olma, bütüne ait olma ve bütünün içinde eşleşme dil içinde gezmez midir?

Wittgeinstein, bir makine düşünebilir mi diye sorar. İkinci soru da şudur: Bir makinanın dişi ağır mı? Düşünme ve diş ağrısı arasında yadsınamaz bir bağ vardır. Çünkü insan etkinliği bir işi en verimli ve en kolay şekilde kurmaya yatkındır. Karşılaşılan problem birikim ile çözülür. Yaşam belirtisi olarak andığım ses, dile dönüşürken tonal olmasında yatan neden de ihtiyaçlar sonucu elde edilen bilgileri mühürleyip kalıcılığını sağlaması ve  bu birikimle arayışını bir ömre sığdırmayıp sürdürülebilir kılma pratiğidir diyebilirim. Tonal seslerle uyumlanan dil böylelikle insanın tarihini de taşır. Dünya kadar yaşlıyız hissi dilin sayesinde yer eder insanda.

Tarihsel dönemlerde dönüp bakmaya değer görülmeyen düşünce uğraşlarını filozof ve şairler sırtlamışlardır. Şiir doğası itibarı ile her şeye olan açıklığını felsefeye de gösterirken felsefe tarihi şairi bir deli, bir kâhin, bir sihir ustası olarak görür ve ideal bilginin, ideal devletin önündeki engel olarak dışlar. Bu genellemenin istisnası olan filozoflar felsefe içindeki önemlerini bu açıklıktan değil de diğer çalışmalarından kazandıkları için genellemeyi hak olarak görüyorum.

Şiirin altında ayırdığım şıklar sözün bir biçimle çok fazla anlama gelebileceği üzerine kuruludur. Benim merak ettiğim nokta bir sözcüğün görüntüsünün de böyle birçok anlama sahip olup olmadığıdır. Elma, kırmızı sıfatı ile aşağı yukarı gözümüzde canlanırken sadece elma denilse ne olur? Muhtemelen yaygın olarak evimize giren, tezgâhlarda rastladığımız, TV ekranlarında, metinlerde ve natürmort tablolarda içselleştirdiğimiz elmayı zihnimize getirecektir. Elma çağrışımı, yaygınlığı sebebi ile muhtemelen kırmızı elma olacaktır. Zihnimizde canlanan bu kırmızı elmaya kimse inisiyatif alıp bir çürüklük de katmazdı muhtemelen. Sıfatı ile sıfattan arınmış elmayı bir kenara bırakıp başka kelime seçmek istiyorum. Bir merdiven düşünün. Zihin beton merdiveni mi yoksa demir merdiveni mi düşünür? Yoksa bir ip merdiven midir bu? Ağaca dayalı keresteden yapılmış o merdiveni ne yapmalı? Kelimelerin dünyaya iki yönden dağıldığı sonucu çıkıyor karşıma; biri, dünyaya Allah tarafından bahşedilen nesnelerin isimleri… Örneğin, kırmızı elma. Diğeri ise dünyaya insanın ekledikleri nesneler…  Örneğin, merdiven. İlkinin zihnimize yansımasına bir ide hizmet ederken, insanın doğaya eklediği nesnelerde zihine yansıyan görüntü ilkine göre daha çeşitlidir.  Doğaya ekler bırakan insanın bir parçası olan şairler de şiirleri ile bir başka ekler üzerinden devam ettirirler bu arayışı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir