Kalemi eline aldığında harikalar yaratacağından habersiz seni izliyordum. Sen önündeki kâğıda belli bir açıyla eğilmiş, kollarını da en kullanışlı biçimde masaya yerleştirmiştin. O an, dünyanın en önemli işini yapmak için oradaydık. Sen önündeki beyazlığa bir şeyler çizecektin ve ben de sana bakarak bu durumu yazıya dökecektim. Sen çizdikçe, ben de kelimelerle çizdikçe veya ben yazdıkça sen de çizgilerle yazdıkça rahatlayacaktık. Dünyadaki varlığımızın açıkça ortaya konma şekliydi bu yaptığımız. Fakat sen, benim varlığımdan habersizdin. Seni, aynı kafede sayısız kere görmüştüm. Hep aynı şeyleri yapıyordun. Usul adımlarla kapıdan giriyor, garson kıza bir salep söyledikten sonra duvar dibinde bir yere yerleşiyor ve eşyalarını döküyordun masaya, bense hep olduğum yerde seni izliyordum. Her çizgide daha da belirginleşen gülümsemenin nasıl oluştuğunu ve bende ne gibi etkiler bıraktığını defterime yazıyordum. Yazdıkça ben de gülümsüyordum. Yazmanın tadına ilk defa varıyordum. Aradan çok geçmiyordu ki bir arkadaşın geliyordu yanına. Neşeli, her an konuşkan ve sana yakın biri. Sen bir şeyler çizerken o da sana yeni tanıştığı bir çocuğu anlatıyordu fakat sen onu doğru düzgün duymuyordun bile. Çünkü aklın hep önünde bir nehir gibi uzayıp giden resimdeydi. Ona bir çizgiyle katacağın yeni yeni anlamlardaydı. Arkadaşın, senin dinlemediğini anladığında yüzünü düşürüyordu. Sıkıldığı belli oluyordu. Birkaç dakikalık suskunluğun ardından ilk heyecanıyla yeniden anlatmaya girişiyordu. Ama sen yine, kafanı önünden kaldırmadan bir şeyler söylüyordun ona. Boş ver Esma, diyordun. Seni anlayan birini bulamayacaksın. Bu kez de o seni duymuyordu, yeni bir hevesin kollarına bırakmıştı kendini. Sarf ettiğin sözcükler, ev sahibini evinde bulamayıp geri dönen bir misafir oluyordu.
Bir süre sonra Esma elindeki telefona dalmış oluyordu, mutlak yeni tanıştığı çocukla mesajlaşıyordu. Sen kafanı resminden kaldırmıyordun. Çok zorlandığın anlarda etrafa bakıyordun, belli ki bir şeyleri düşünüyordun. Bense, beni fark etme diye yazmaya devam ediyordum. Sana baktığımı görme, bakışlarımı üzerinde hissetme diye. Aramızda dört beş masa kadar bir mesafe vardı. Ben kafedeki kitaplığın önünde oturuyor, bazen kendi kitaplarımı bazen de raftan aldığım kitapları okuyordum. Bu anların dışında ise okuyormuş gibi görünüyordum. Aklımdan bir sürü şey geçiyordu. İncecik ellerini ve yazacağım yazıyı düşünüyordum. Kaç zamandır elime kalem almadığımı, senin de benimle aynı sürede kalemi eline değdirmediğini, bu anlarda neler hissettiğini anlamaya çalışıyordum. Belki kendini anlayan birinin asla olmayacağını düşlüyordun. O yüzden Esma’nın anlattıkları sana hep beyhude şeylermiş gibi geliyordu. Esma, çocuğa atmak üzere kendi fotoğraflarını çekiyordu, kendinde saklamak üzere senin de fotoğrafını çekmek istiyordu. Dur poz ver, dediği anda sen gözlüğünü başının üzerine koyuyor, yüzüne aşina bir gülümsemeyi dudaklarının sınırlarına yerleştiriyor ve kendine özgü bir duruşla telefona bakıyordun. Bazen ekrandan bakışlarını kaçırıp sağa sola bakarken komik pozlar çekiyordu arkadaşın. Bir süre sessizce gülüşüyordunuz. Beraber fotoğraflara bakıp, Nuuur diyordu arkadaşın. Şuna baksana ne kadar güzeeel. Sense beğenmiyordun. Yeniden resme döndüğünde arkadaşın iyice bunalıyordu bu durumdan ve birden eşyalarını toplayıp yanından ayrılıyordu. İşim var, sonra görüşürüz, dediğinde; acaba o çocukla buluşmaya mı gitti demeden çalışmana birkaç önemli ekleme daha yapıyordun. Sana biraz uzakta olduğum için ne çizdiğini göremiyordum. Garson, boş bardağı almaya gelirken resmine göz ucuyla bir bakıyordu ve şaşkınlığını gizleyemeden dönerken dudaklarını büzüştürmüş, içten içe vay be, diyordu. Acaba söylesem benim de resmimi çizer mi, diye düşünmeye başlıyordu bir süre sonra. Hayatında ilk defa bir kafede, bir kızın böylesine güzel resim çizdiğini anımsıyordu. Ama bir yandan da tereddüt içindeydi resmini çizip çizmemen konusunda. Reddedersen morali bozulurdu, kırılırdı, sarışın güzelliğinin yerini kapkara bir yel alırdı. Hatta öyle ki onu güzel bulmadığını yahut gitgide çirkin bir kız olduğunu sanırdı. Neredeyse her gün arkadaşları tarafından pohpohlanmaya alışmış birinin tüm hevesi suya düşmüş olurdu. Daha önce kimsenin fark edemediği şehlalığını senin fark ettiğini düşünürdü. Kafedeki diğer müşterilere bir şeyler götürürken, aklında da bu soru işaretlerini taşırdı, müşterinin istediklerinin yanı sıra bu işaretleri ikram olarak bırakırdı. Müessesemizden, diye eklerdi. Aklının ağırlığını her masaya eşit bir şekilde dağıtırdı. Senin mutlak resim bölümünde okuduğunu hayal ederdi, sınıfının en iyi ressamıdır bence, derdi. Matematikle de aranın iyi olduğunu aklının ucundan geçirmez ve aslında okuduğun bölümü asla tahmin edemezdi.
Haftanın belli günleri işte böyle geçiyordu. Ben, artık ne zamanları gelip ne zamanları gelmediğini bu sayede öğrenmiştim. Geleceğini bildiğim günler, senden önce kafede olup her zamanki yerime oturuyordum. Bir süre sonra sen yanımdan hafif bir rüzgâr eşliğinde geçiyordun. Resminle bir süre ilgilenip not defterine bazı notlar alıyordun. Ben uzakta olduğum için ne çizdiğini göremediğim gibi ne yazdığını da bilmiyordum. Ama birkaç hafta daha böyle geçtikten sonra bir gün kafeden çıkacakken masama geldin, bakar mısınız dedin, ben hayatımda ilk defa bir şeye gerçekten baktığımı fark ettim. Haftalardır çizdiğin resmi gösteriyordun bana. O an senin de benim varlığımdan haberdar olduğunu söylüyordun. Önündeki kitaba yahut yazıya dalıp gittiğinde sana bakıyordum, diyordun. Bense bunu, kafede çizdiğin resme bakıp resimdeki kişinin ben olduğumu görünce anlıyordum. Ben de senin yazdıklarını merak ediyorum, dediğinde ve ben defterimi sana uzattığımda oturduğum masanın diğer ucundaki sandalyeye yerleşiyor ve okumaya başlıyordun. Yazdıklarımın hepsinin yukarıdaki satırlardan ibaret olduğunu belli eden yıldızlar gözlerinde yanıp yanıp sönüyordu.
