Serin sular uçuşuyor göl kenarlarında. Piknik alanları dolup taşıyor. Hıncahınç kalabalık. Bir gördüğümü bir daha görmek mümkün değil. Sallana sallana yürüyorum. Kömür ateşinde tavuklar, köfteler, sucuklar pişiyor. Ağaçlar dumanla kamufle olmuş. Kediler dört tarafı çevirmiş. Dünyayı paylaşamayan insan hali var, her birinde.

Bir huzur şarkısı başlamıştı, bu kış arifesinde. Son mangallar, son sohbetler bu yeşil alanlarda yapılıyordu. Benim gelişim tam da bu son dakikaları kayda geçirmekten ibaretti. Dergi sahibi Necdet Abi, Mogan gölüne git, oradaki durumu bir gezi yazısı olarak yaz da dergiye koyalım, dedi. Bu istek istediğim gibi şekillenmedi. Dergideki yazı hayatım sona yaklaşıyor. Yazdığım her hikâye ve çizik attığım her metin parçasına yüz buruşturuyorlar. Bu yazının son şansım olduğunu biliyordum. Üniversite yıllarımda tanıştığım dergide istenmeyen adam olmuştum.

Dumanlardan sıyrılarak yavaşça insanların arasından geçerken yazılabilecek olay ya da nesneler arıyordum. Boş gördüğüm ilk ağaç dibine oturdum. Çantamdan defter ve kalem çıkardım. Hafifçe başımı etrafı izlemek için kaldırdım. Küçük bir çocuğun, babasından gizli, pişmiş tavukları kaçırıp kaçırıp kedilere atması, yaşlı teyzelerin semaverde yaptıkları çay eşliğinde sohbet edişleri ve gençlerin küçük aşk kaçamaklarından başka bir şey yoktu karşımda.  Çantamdan çıkardığım defter ve kalemi tekrar çantama koydum. Yavaşça kalktım. Artık işim bitmişti. Bir daha yazmak mı? Allah korusun.

İlerliyordum. Darmaduman olmuş bir kafa. Savaştan tarumar olmuş bir şehrin görüntüsü bende tecelli etmişti. Bir savaş peyda olsa, bütün duyguları, kırık dökük evleri, kanla bulanmış sokakları anlatabilecek bir sanat eseri oluşturmuştum kendi bünyemde. Kaybolmak, geri dönmemek gerekirdi. Necdet Abiye ne diyecektim ki. 

Küçük bir çeşmenin başında durdum. Elimi yüzümü yıkamak için çantamı kenara koydum. Düşünmeksizin çeşmeye yöneldim. Vanayı açtım. Elimi kap şekline sokarak suyu topluyor, yüzüme çarpıyordum. İçimdeki burukluk yüzüme yansımıştı. Vanayı kapattım. Yüzümü kaldırdım. O an hikâye belirmişti. Bir kız dünyamı değiştirebilirdi. Dünya aynı da kalsa kişinin değişmesi yeterliydi. Paçamı kaptırdım. Dönüşü yoktu bunun. Şiir tam da buydu. Şiir okurdum ama yazmak aklımın ucundan geçmezdi. Sarı saçları, mavi gözleri ve elma yanaklarıyla yanımda bekliyordu. Duygusal çöküntü yaşarken kızla yüz yüze gelmek beni etkilemişti. Çeşmeyi kullanmak için harekete geçti. Biraz kenara kaydım. Gözlerim onun üstünde idi. Bardak ve kaşıkları, sonra da elini yıkadı. Bana bakmadan hızlıca geçti yanımdan.

Genelde dergiye yazı yetiştirmekle meşguldüm. Tabii son aylarda bunları yapamaz oldum. Boş bulduğum ağaç dibine oturdum. Kâğıt ve kalemi hemen çıkardım. Gözleri anlatmalıydım. Onun gözlerini. Bunu anca şiirlerle yapabileceğimi sandım. Hayatımda ilk defa bir şiir yazdım, şiirin son kısmı şöyle bitiyordu:

Gece üstü

Deniz adlı bir kız dolunay olmuştu, uykularımda

Yazdığım şiiri hemen koşa koşa dergiye yetiştirdim. Nejdet Abi, şaşırmıştı. Şiir yazmadığımı bilirdi. Okudu, beğendi sanırım. Gülümsedi. Gülümsemesi beğenmesi için yeterli diye düşündüm. Kendimi hızlıca dışarı attım. Dizgiye yetişeceğini söylemişti Nejdet Abi. Derginin bu sayısı beni heyecanlandırmıştı. Şiirim yayımlanacaktı.

Yayınlandıktan sonra çok iyi tepkiler almıştım. En iyi tepkiyi de devletten aldım. Ansızın bir gece üstü dergiye baskın yedik.  Kimse bir şey anlamadı. Evet dergi ve gazeteler kapanırdı. Gazeteciler, köşe yazarları tutuklanırdı ama bu şahısları tutuklamak için mazeret belliydi: siyasi yazı. Dergi yazarlarımızın günlük olaylara bulaşmadığını düşünür, kendilerinin nasıl bir ideolojiye sahip olduklarını bile bilmezdim. Resim, hikâye, şiir ve sinemadan bahsederdik. Basit bir inceleme olduğunu düşünsem de kapının kırılarak açılması hayra alamet değildi. Nejdet Abiyi,  beni ve Ahmet’i tutukladılar.

Ankara bu haber ile aylarca çalkalandı. Nejdet Abi ve Ahmet’in suçsuz olduğu düşünülerek saldılar. Ben suçluydum. Neyle suçlandığımı anlayamadım. Kimse ile görüşmedim. Aylarca anlamsızca iki metre karelik yerde yattım. Bu yalnızlık beni öldürecekti. Düşünme yetimi kaybetmiştim. Anlamsızca duvara bakıyordum. Arada sırada sorguya çekip, kim bu deniz diye soruyorlardı. Sonrası alabildiğine dayak… Tam bir yıl sonra davam görülmeye başladı.

Hâkimin ilk sorusu:

 -Deniz kim?

Suçumu anlayamadım. Bir kıza şiir yazmak günah mıdır diye düşünürken birkaç yıl önce Deniz adlı bir kızın devlet başkanına yaptığı saldırıyı işitmiştim. Sonra o asılmıştı. Şiirim onu hatırlatmış ve o kadar tesir etmişti ki beni tutuklamak zorunda kaldılar. Devletin şiirimin etkisi altında kalması hoşuma gitti. Şairlik ruhumda var diye düşünüyordum. Dergi kapandı, beni ise dört duvar arasına tıkmışlardı. Yazı hayatımın sonuna geldim. Kendi hayatımın sonuna da geldim. Etrafıma aldırmadan bakıyordum. Hâkim ve üst makamlar suçlu olduğuma önceden karar vermişler. Ben ne diyebilirim ki! Adaletin pis ve duygusuz kararına kaldım.

Hâkim ısrarla soruyordu:

Deniz kim?

O gözleri asla unutmadım. Yirmi beş sene boyunca deniz kim diye düşündüm. Ölümüme kadar bu duvarlar arasında onu düşünmeye devam edeceğim.    

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir