Yaşamak‘ı okuyanlar fark etmişlerdir, bir turistin gözleri yok Zarifoğlu’nda. Mesela, Milano’yu anlatmıyor. Milano’dan bir rüzgar estiriyor. Hatta Milano bile yok. Milano’da olmak diye bir şeyi anında yırtıp atıyor. Sanki Milano Zarifoğlu’nda bir şeyler arıyor gibi. Bir mekân bir insana sokulmaya çalışıyor gibi. Yeni, yabancı ve farklı bir insana…

Oto-stop’la gittiği, yabancı dil öğrenmek için uğraştığı, ama çehresini bir türlü anlatmaya, göstermeye yanaşmadığı Almanya ve Almanya’dan koparak daldığı İtalya, Fransa ve iki yaz ayının Zarifoğlu’na açtığı kapılar ve bu kapıların basit, yalnız ve kusurlu açılıp kapanışları…

Zarifoğlu’nun hatıra taşımaya ya da bakışlarını mekânlarda dondurmaya hiç ama hiç niyeti yok.

Milano, bir kahvehaneye oturup birine (belki de sevgilisidir) mektup yazmaya çalıştığı anda bir arabanın hızla ve aniden üzerine doğru gelişi ve kahvehaneyi darmadağın edişi ve tam Zarifoğlu’nun önünde duruşundan ibaret olamaz. 

Calw adlı küçük kasabanın kendisinden çok Zarifoğlu’nun duygularından bir tomar buluruz karşımızda. Zarifoğlu Calw’e değil, Calw Zarifoğlu’na uğramış gibidir.

Ulm. Bir başka Alman kasabası. Calw neyse, Ulm da o. Bir enstantaneden ibaret sadece. İnsanların üzerine bir kamera uzatmış ve bu defa biraz fazlaca çekmiş. Ama kameranın önünde sadece insanlar ve duygular var. Kamera insanı duygu içinde bir objeye dönüştürmüş. Küçük bir fotoğraf sadece. Bir de Sandra’nın iri gözleri var. Hepsi bu.

Biarritz. Fransa’nın okyanusla birleşen kıyılarından biri. Zarifoğlu sanki Avrupa’yı gezme derdinde değil, farklı mekânlarda faklı duygularla kendisiyle konuşma derdinde. Zarifoğlu hiçbir şeyi aramıyor, didiklemiyor, sadece anlamaya çalışıyor, belki bu bile değil, anlamak da değil, kendi içine doğru derinlemesine dalışın ipuçlarını yokluyor. Umurunda olmayan bir şey var ve o şeyi de sezdirmek istemiyor, umurunda olmayan şeyi hakikatin hatırına açıklamıyor ve onu hakikatin hemen yanı başına bırakmaya çalışıyor. Zarifoğlu sanki hiçbir yere gitmiş değil gibi. Avrupa ansızın ayaklarının altına serilivermiş, dünya küçülmüş ve kanatlarının altına sığınmaya çalışıyor.

Kısa sürede, kat ettiği binlerce kilometrelik güzergahın çoğunda direksiyonun başında kendisi vardır. Kimi zaman aceleyle geçtiği yollarda Zarifoğlu Avrupa kentlerinin içinde, yanında ve uzağında kendi iç âlemini devasalaştırır. Avrupa’dan çok Zarifoğlu’nun bakışlarına temas eden görüntüye ve onun kuvvetli ve metafizik yorumuna muhatap oluruz. 1967’de, yirmi yedi yaşında ilk defa yurt dışına çıkar. Yabancı dil öğrenmek, Almancayı kendi yurdunda duymak ve bu dilin kaynaklarına dokunmak ister. Ama biz onu bir yabancı dil öğrenmek tutkusuna mağlup bir öğrenci olarak değil, bütün varlığı ile Avrupa’yı koklamak tutkusu içinde buluruz. Ama sadece koklar. Zihninin ve kalbinin bütün kuvvetini koku duygusunda yoğunlaştırmış gibidir. Avrupa, en küçük biriminden en büyük birimine kadar kendine özgü kokusu içinde karşılar konuğunu. Ve o, burnunun bütün marifetini kullanır. Gözlerine ve kulaklarına pek fazla itibar etmez. Bu nedenle tanımlamalar ya da hikâyeler yerine metafizik tatlar aktarır bize. Birkaç küçük kasaba ve birkaç büyük şehirden bahseder sadece. Söylemek bile fazladır ki gördüğü ve gezdiği şehirler bunlardan ibaret olamaz. 1967’deki çıkışının işareti sadece üç mekândan ibarettir: Calw, Ulm ve Milano. 1972’ye ilişkin olarak da San Sebastiyan, Bİarrizt, Bayonne, Souston ve Bordeux… Almanya, İtalya, Fransa ve İspanya, buralardan ibaret olamaz.

“YAŞAMAK VE SANDRA’NIN İRİ GÖZLERİ” için 3 yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir