Uzun sürecek bir savaş hazırlığına başlayan hükümdar şehrin en usta demircisini çağırarak, yapılan antlaşmayı bozan komşu devletlerden biriyle savaşmak üzere ordunun sefere çıkacağını söyler ve üç gün içerisinde yola çıkacak askerlerin atını nallamak için gerekli kebkeb’i (hayvan nallamak için kullanılan çivi) yapmasını ferman buyurur. Demirciyi kamçılamak için de, üç gün zarfında bu çivileri yetiştiremediği ve tembellik gösterdiği takdirde kellesinin cellâtlar tarafından uçurulacağını söylemeyi de ihmal etmez.

Yaptığı işin hakkını veren çivi ustası, bunca atın nallanmasında gerekli çivilerin yapımı için yeterli malzemenin kendisinde bulunmadığını, diyelim hemen tedarik edilse bile belirtilen zamana yetiştirilmesinin de mümkün olmadığını hakana korkusundan söyleyemez.

Ne yapsın demirci?

Mazeretini hemen söylese, kellesi bir an önce gidecek. Dağa çıksa, padişahın fermanı dağlarda da hükümfermâ. İşi oluruna bırakmış ve dükkânın kepenklerini indirip içi kan ağlayarak cellâtların gelmesini beklemeye başlamış. Bir bakıma ölmeden önce ölmüş. Üç günlük bir dünya zindanı yaşamış. Uykusuz geçen o gecelerde ölümün soğuk koynunu düşünerek büyük acılar çekmiş. Kim bilir, Hülagü Han mısın bire kâfir, diyerek ne beddualar etmiştir hükümdara?! Âhının tutuşan kıvılcımları gökyüzüne helezonik kıvrımlar halinde yükselerek lânet yıldırımları halinde tez zamanda inmesi için geceler boyu beddua etmiştir!

Padişahın verdiği sürenin sonuna yaklaşılmış ve vakit dolmuş! Fakat demircinin ölümü bekleyen vücudu da kemiksiz et yığını gibi yere yığılmış. Gelen insanların gürültüsünden konuşulanları anlayamamış bile!

Ecelini bekleyen ustanın kapısı, padişahın adamları tarafından hızlı hızlı çalınmaya başlamış. Tamam, demiş demirci, artık hayatımın sayılı günlerinin sonuna geldim. İşte cellâtlar geldi endişesiyle kapıyı bir süre açamamış, daha doğrusu açmaya eli varmamış. Görevlilerin kapıyı kırıp içeri girecek kadar geçen zamanı hayatının kârı olarak görmüş.

Karabasanlar gören demirci, bütün bir vücudunu saran ölüm korkusuyla dışarıdan gelen gürültü üzerine hayat merdivenlerine tutunmak için yavaş yavaş elini uzatarak kapıya doğru yekinmeye başlamış. O da ne! Karşısında cellât bekleyen usta, onların kendisini öldürmek için gelmediğini öğrenince büsbütün şaşırmış ve olanlara bir türlü anlam verememiş. İçlerinden biri vazifesini yerine getirmiş olmanın verdiği telaş ve aceleyle:

– “Despot padişahın füc’eten öldüğünü, sarayda tabut da kalmadığını, dolayısıyla yeni tabut yapımı için mismar’a (tahta çakmada kullanılan çivi) ihtiyaç duyulduğunu, tezgâhın başına geçip bir an önce mismar yapılmasının yeni hükümdarın fermanı olduğunu” söylemiş. Bunun üzerine hayata yeniden dönen demirci, ya da hikâyenin heyecanına kapılan şair kendisini demircinin yerine koyarak şöyle bir şükür beyti söylemiş:

Kebkebi mismara tebdil eyleyen Perverdigâr
Lane-i mürg-i garibi kul yıkar Allah yapar

Bunun üzerine bana demirci mi şairmiş, yoksa şair mi demircilik yaparmış diye sormayın! Dün de, bugün de hayatımıza tercüman olan şiir(ler)in günümüz Türkçesi ile serbest bir açıklamasını şöyle yapmak mümkün: “Atları nallamak için gerekli olan çiviyi, tahta çakmada kullanılan çiviye tebdil eden Allah’a hamdolsun! Zorda kalan kulunu esenliğe sadece O çıkarır. Zalimlerin içiçe girmiş planlarını, şeytanın aklına gelmeyen hilelerini görünür sebeplerle sadece O bozar. Garip kuşun yuvasını kul yıkmaya çalışsa da, O mutlaka yeniden yapar!”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir