Edebiyatın varlığı yazıya, yazının varlığı da yazara bağlıdır. Yazarın yazma arzusu ve gerekçesi bizi bir edebî metinle buluşturur.
Bir metni edebî metin yapan şey, esas itibariyle, o metni kaleme alan yazarın bizi o metnin edebî bir metin olduğuna inandırmasıyla ilgilidir. Daha da ötesi… Edebiyat nedir sorusuna vereceğimiz cevap, metni meydana getiren yazarın “bu bir edebî eserdir” hükmü tarafından belirlenir. Bizim edebiyat diye önümüzde bulduğumuz metinler toplamına ilişkin hükmümüz, yazarın yazdığı şeyi edebiyat diye tanımlaması ve bizi buna ikna etmesiyle çok ilgilidir.
Gerçek bir edebî eserin gerisinde güçlü bir yazar vardır. Bir eseri “biricik” yapan şey, yazarın sağlam bir yazma kudretine sahip olmasıdır. Yazarın imajlar âlemindeki zenginliği bize güçlü eser olarak gelir ve edebî eser tanımlamasına mihenk teşkil eder.
Avangard metinler böyledir.
Avangard metin kendinden önceki metin anlayışını bütünüyle yıkabilir. Edebî metnin ikna ediciliği (bir diğer anlamıyla yıkıcı etkiye sahip oluşu) avangard durumun eserden mi yazardan mı neşet ettiği sorusunu sormamızı da gerektirecektir.
Eseri meydana getiren yazarın eserine ilişkin hükmü ile o eserin ait olduğu türe ilişkin hükümler ve tanımlamalar arasında da doğrudan ilişki vardır. Güçlü eserler kimi zaman, kendine ait türün ilkelerini de beraberlerinde getirirler. Monteigne’nin Denemeler (Essais) adlı kitabındaki metinler gibi. Kimi zaman da türün formuna ilişkin düşünceleri altüst ederler. A. Rimbaud’nun Türkçeye “Ben Bir başkasıdır” diye çevrilen kitabında yer alan düz metin şiirler gibi.
*
Edebiyatçı, insana dair ve insan ile ilişkili her ne var ise onunla sadece edebiyat aracılığıyla temas kuracağını düşünür ve buna inanır. Onda insana dokunmanın biricik yolunun yazmak olduğu düşüncesi hâkimdir. İyi bir yönetmen için film, iyi bir ressam için de resim aynı hükümdedir.
Edebiyatçı, edebiyatın imkânlarından şüphe duymaz. O, kelimeden insana doğru akan büyük bir gerilim ve sağalış hattının varlığına inanır. Buradan, yazının imkânlarından şüphe duyan insanın gerçek bir edebiyatçı olamayacağı sonucunu çıkarabiliriz. Çünkü şüphe, şüphe duyulan şeyin imkânlarını tahrip eder. Daha da ötesi, şüphe duyanın kendine ilişkin duyguları da zedelenir.
Yazar, yazının, insana dokunma noktalarından “herhangi bir nokta” olduğu düşüncesinden de uzaktır. Çünkü bu düşünce, başka imkânların varlığına ilişkin kabulü zorunlu kılar ki bu kabul yıkıcı bir kabuldür. Varsa başka imkân her an eldeki imkândan vazgeçip diğer imkâna yönelme arzusu kendini dayatacaktır. Bu da eninde sonunda bir “dönekliğe” yol açacaktır. O imkândan bu imkâna, şu imkândan öteki imkâna savrulup gidecek ve bu maymun iştahlılık yazarın kalemini elinde kıracaktır.
Gerçek yazarı yolundan döndürecek yani yazıdan alıkoyacak yeterli bir gerekçe olabileceğini düşünemiyorum. Bu nedenle, yazarın yazı ile ilişkisi tanrı ile ilişkiye benzer: Bu ilişki bir kuşkusuzluk ilişkisidir ve aracısızdır.
*
Edebiyat, bir yaşama biçimidir. Yazmak, bu yaşama biçiminin bir sonucu olarak varolur. Yazı, sonuçtur. Bir yazarı, bir şairi, yazar ya da şair yapan şey, ortaya koyduğu üründen önce seçtiği yaşama biçimidir. Onu “o” yapan “seçme” eylemidir. İnsanın kendi şahsi varlığına gerçek anlamda dokunduğu an seçme eylemiyle baş başa kaldığı andır. Vereceği her seçme kararı önüne geri dönülmez bir yol çıkaracak ve bu yolun şartları içinde bir hayat sürecektir. Kimse tesadüfün imkânlarıyla edebiyatçı olamaz gibi geliyor bana.
