Dil, en kısa biçimde “olguların soyutlanması neticesinde oluşan iletişim ağı” olarak tanımlanabilir. Kavram ile terim, olgularla dil arasındaki bağdır. Olguları anlamlandırmadan önce zihnimizin durumu – olgulara hangi bakış açısı ile yaklaştığımız ve bizdeki izlenimleri- öncelikli önem teşkil eder. Sonrasında ise soyutlama, sözcüklere aktarma süreci, dilsel verilere dönüşür. İnsanı ve tarihi bu bağlamda ele aldığımızda her dönemin bir dil oluşturduğunu, oluşan bu dilin dönemsel bilgi üretim ve aktarım ağından beslendiğini teslim etmek gerekir. Modern zamanlarda hakiki olanın kaybı, sanal alan üzerinden zamanın, mekânın tanımlanması, Yunus Emre’nin “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası.” derken vurguladığı eski ama eskimeyen bir dili yeniden konuşmayı gerekli kılmıştır. Allah’ın Adamları kitabında bu dil, Yunus Emre’de de olduğu gibi asıl kaynaklara vurgu yaparak, açık, anlaşılır bir şekilde ortaya konmuştur. Normal, anormal kavramlarının ele alınarak eski kavramsal çerçeve üzerinden yeniden anlamlandırılması, hakikate bakan göz üzerindeki örtüyü kaldırma teşebbüsü olarak başlı başına bir dönem dili geliştirme özelliğini, kitabın bünyesine sığdırmıştır.

Ludwig Wittgenstein, yaptığı çözümlemelerle asrının dâhisi olarak gösterilir. “Gizem, dünyanın nasıl olduğu değil, ama dünyanın var olması olgusudur.” derken olguların dışında kalanın “dile getirilemeyen” olarak algılanması gerektiğine vurgu yapar. Bu yüzden “söylemek” ile “göstermek” arasında yaptığı ayrımla, önermeler dışındaki söylenenlerin herhangi bir olguya işaret etmediği için saçmaya kaydığını ifade eder. Dilimizin sınırları, dünyamızın sınırlarıdır. Wittgenstein’ın analitik yaklaşımı açısından değerlendirdiğimizde elimizdeki kitap, tam da böylesi “olgusal alana işaret eden” bir kitaptır, yalnız metafiziksel olarak algılananı olgusal alana çekerek farkını ortaya koyar.

Metafiziksel olarak kategorize edilen alan, insanın duyusal aklının ulaşabileceği sınır olarak kabul edilmelidir. Çünkü metafiziksel ve fiziksel alanın birbirinden ayrı ele alınması, zihinsel tutumdan ibarettir. Gerçekte bu, ideal veya reel varlığa işaret etse de herhangi bir ifadeden öteye geçmez. Modernlik ile birlikte insanın yaşama yönelik dünyevileşen görüşü, bireyi, içinden çıkamayacağı et ve kemikten bir hapishanenin içinde yalnız bırakmıştır. Modern insanın günlük eylemlerin kıskacında daralırken, yaşantısına uymayan tüm motifleri marjinal, akıl dışı görerek yaşantısının dışına atması, insanın zihni için anlam daralmasıdır. Bu anlam daralmasına paralel olarak, bireyin yaşantısına uymayan insan ve hikâyeleri zihninin uzağında tutmasının sınıfsal bir göstergesi de olacaktır; kendini akıllı olarak tanımlayan insanların, akılsız olarak tanımladıkları üzerindeki tahakkümü olarak. Değişkenleri problemdeki yerine koyalım; delilik, meczupluk, hastalık, toplum için ne ifade etmektedir? Tanımsal olarak gündelik yaşantının kenarında, uç noktalarında kabul edilen bu yaşam şekillerine bakıldığında Sadık Yalsızuçanlar’ın aktardığı argümanların normalliği, toplumsallığı, duyusal aklın olmasa bile -yine de- olgusal sınırların içinde kaldığı görülür. Yani mistik denilen alanın, olgusal kabul edilen alanın tam da içinde olduğu, bakış açısını değiştirerek bu gerçeğin kavranabileceği, önemli bir değinidir. Bu, modern yaşam ile çepeçevre sarılmış birey için bir çıkış önerisidir (başka bir ifadeyle huruç teklifi). Sadık Yalsızuçanlar, Allah’ın Adamları (bir önceki kitap olan Deli Tomarı da bu anlama dahil) kitabıyla, modernlik içinde günlük eylemlerin kıskacında kendine/özüne yabancılaşan bireye kaybettiği olgusal kabulün dışındaki alanın gerçekliğini yeniden sunarak hayatına dair bir sorgulama gerçekleştirmeyi teklif etmektedir.

Bir başka mesele, hikâyeleştirilen olay ve durumların gerçekliğidir. Gerçek yaşam öykülerinden alınan verilerin edebi estetikten geçerek bir kitabın içinde yer edinmesinden bahsediyoruz. Bu durumun getirdiği iki hâl vardır ki, ilki vebal ikincisi vazifedir. Yaşanan çağın gerçekliğini olabildiğince öznellikten kaçarak -ki Aristoteles de poetikasında gerçek sanatçının özelliğinin bu olduğunu söyler- sonraki çağa olduğu gibi aktarmak, aktarırken çağının insanına vefa göstermek, hem vebal hem de vazife içerir. “Allah’ın Adamları, bu iddiayla ortaya çıkmış bir kitaptır.”, demek Sadık Yalsızuçanlar’ın vebal, vazife kavramlarına yüklediği anlamı kavramamak olur. Kitapta aslında yapılan şey, olanın en iyi şekilde yansıtılmasıdır. Bunu ikinci, üçüncü şahısların nasıl değerlendirdiği aktarımcıyı aşar. Neyin, nasıl, ne kadar aktarıldığı aktarım öncesinde veya esnasında anlaşılan bir husus değildir. Tüm sonuçların alınabileceği süreç, sonraki kuşağın Sadık Yalsızuçanlar üzerinden çağımızı okumaya çalışması neticesinde gerçekleşecektir.

“Allah’ın Adamları” kitabı, 2020 yılının Ocak ayında, Adanalıların “Adanalıyık, Allah’ın adamıyık.” sözü üzerinden ‘Deli Tomarı’ kitabında yer alan deli öykülerinin devamı ile hayvan ve velî öyküleri de içeren bir yaşam skalasıdır. Kitapta, bizi delilerin, velîlerin, hayvanların, bitkilerin modernleşmemiş ancak modern insanın tâcizine maruz kalmış dünyasına çekerek kuşaktan kuşağa aktarılan bir dile yönelik kazandırdığı farkındalıkla ‘inşacı’ değil ‘hatırlatıcı’ bir sorumluluğu yerine getiren Sadık Yalsızuçanlar, iyi insan, iyi toplum ile ilgili soruları önümüze koymaktadır. Köprü görevi üstlenen aktarımcı nesiller, hangi dilin önceki kuşaktan devralındığı, hangi dilin üretildiği ve sonraki döneme hangi dilsel verilerin aktarılacağından sorumludur. Kısacası bizim, yirmibirinci yüzyılın insanları olarak ne olduğumuz ne olacağımız eskimeyen hak dilini algıladığımız, kullandığımız ve aktardığımız ölçüde belirsiz olmaktan çıkacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir