Babama kendisinin bir dron olduğunu söyledim, anneme de… Kardeşlerime de anne ve babam tarafından bana yüzde yüz yakınlaştırılan ya da benden yüzde yüz uzaklaştırılan kişiler olduğunu. Birbirimizle anlaşabilme durumunu kastediyorum. Bense onlara göre dalına kuş konmayan ağaçmışım. Bu düşünce olgunluğuna benim bir büyüğüm ulaştı ve ondan sonra tüm aile beni hep bu şekilde itham etmeye başladı. Düşünce üretiminde felsefeye yatkın bir sülalem olmadığına ve ailemin de düşünceyi ancak bu kadar ileri götürmesine sevinmedim diyemem. Yine de bence bu söz oldukça yetkindi. Biradere, bu sözün dramatik olup olmadığını sordum, “Dramatik” dedi. Tabii bunu soru hâline getirerek. “Bu yetkin söz, dramatik.” dedim, o da tekrar “Dramatik?” dedi. (Yetkini anlamış olmalı.) Şaşırmış olmasını anlamadım, sanırsam biraderim, o konuya ilgimi çektiğine, bugüne kadar benim için en iyi hizmeti vermek için kullanılan bu çerez hizmetlerinin bir işe yaradığını sanıyordu. “Yani,” dedim, “bu sözde bir dram var, şöyle ki: İki sevgili var ve ikisi de birbirlerini çok seviyor ama oğlan nedense birden ayrılmak istiyor. Kız son hamlesini yapıyor ve gayet teatral bir şekilde şöyle diyor: ‘Dalına kuş konmayan ağaç olur mu?’ Tahmin edeceğin gibi,” dedim, “kız ağlamaklı ve kırıldığı kadar kırılmış… Oğlan ayrılmak istiyor ama o hâlâ gönlünün oğlanda olduğunu söylüyor. Aslında trajikomik.” “Eee!” dedi, “Ne anladın?” diye sordum, her zaman olduğu gibi omuz silkti, “Dramdan falan anlamam, benim dediğim sen de herkes gibi birini bulmalısın.” “Birini mi bulmalıyım, ben dinozorları arıyorum.” diyerek sinirden güldüm. “Birine katabileceğin bir şey yok mu?” “Yok, hiçbir zaman biri, birilerine bir şey katmaz, sen…” Sözün gerisini getirmedim, üzülürdü, onu üzmek istemedim. Dalına kuş konmayan ağaç olur mu? Olur, neden olmasın hem de bal gibi olur. Bunu ben istemedim ki besbelli Sait Faik bütün kuşları beyaz mantosuna sarıp götürmüş ve ben bir kuş aramaya çıktığımda o kuşlar yoktu. “Bize bak,” dedi, “ne eksik ne fazla, geçinip gidiyoruz işte…” “Öyle.” dedim, kafamı salladım, katıldığımı iyice belli etmek için. Beni rahat bırakması için… Geldiğime pişman etmek istediğini sanmıyorum ama o da belli ki ailemin her üyesi gibi, bu konuyu fırsat buldukça açmayı kendisine görev edinmiş. Kalkmaya yeltendim, “Nereye?” diye sordu, “Kuşlar,” dedim, “beni bekler.” Kal, biraz daha otur falan dedi ama kalmadım, kalkıp kendimi sokağa attım. Bir tren yanaşsın istedim sokağa, yanımdan geçerken dursun, durduğunda kapısı açılsın, ben kapıdan içeri gireyim ve tren hareket etsin, hiç durmasın, hiç durmasın… O treni de hiç kimse görmemiş olsun, ben gideyim ve hızı, kaçmış en güzel kuşu yakalamak için rayları yaksın. Bu düşünceler içindeyken biri yaklaştı. “Ateşiniz var mı?” diye sordu. “Evet, var.” “Müsaade buyurur musunuz?” “Tabii ki.” Sigarasını yaktım. Karşımdakini bir yerden çıkaracağım ama kim olduğundan emin değilim. Beyaz mantolu, hayır… “Tanışıyor muyuz?” dedim. “Belki evet, belki hayır.” dedi. “Treni mi bekliyorsunuz?” diye sordu. “Tren mi, buradan tren geçmez ki!” “Neden geçmesin, ben de bekliyorum.” “Siz!..” dedim. O sırada gelen trene binip gitti.