Kendimi ilk bildiğim, ilk hatıralarımın oluştuğu ev hep huzurlu gelmiştir. Memleketime gittiğim zamanlarda önünden geçerken bahçenin dışından bile olsa bir süre bakarım. Bu ilk evle ilgili konuşmalar bende merak uyandırıp ilgimi çekerken, fotoğraf arşivlerini karıştırmak garip bir keyif vermiştir. Bu ilk ev duygusu kadar güçlü ikinci bir duygu da ilk okul heyecanı olabilir. Aile dışında kendine ait mekanı olan ikinci bir yapıya dahil olmanın öncesindeki o his. Güvenli bölgeyi terk etmedeki tedirginlik diyebiliriz belki o anki hisse. İnsan aile içindeki ilişkilerin yaşandığı ortamda sosyal bir varlık olmuyor, çıkınca dışarıda başlıyor sosyal bir varlık oluşu. Tam olmaktan doğallığı çıkarıp hesaplı bir eşitliğin eklendiği mekânlara sosyal ortam bile diyoruz.
İlk adımla çekiliyor ilk ev; geriye sadece duygusunu bırakıyor. Adım atılan o ilk gün kurgudan çıkıp bilgiye dahil olduğumuz gündür. Hikâyeleştirerek, oyunlaştırarak algıladığımız dünyamızı ham bilgilerle devam ettirmemiz gerekiyor. Sınıflandırılmış bir tarihte kendimizi konumlandırıyoruz fakat yine de sığmıyoruz hiçbir tanıma. Çünkü bilgiler maddenin katı halinde sunuldu bize, bu yüzden yan yana dizilince hep hava kaçırdı. İnsanın yaşadığı huzursuzluğun nedeni de yine bir bilgiye dayanıyor: ev bilgisine. İdeoloji tercihlerimiz dünyayı anlamlı/yaşanılır kılma üzerine temelleniyor, cenneti evsizlik hissetmeyeceğimiz yer olarak biliyoruz. Eve dönmek istiyoruz lakin bilgi, iade edilmeyecek bir üründür.

Arayışımız burada başlıyor. Dönmeyeceğin yere giderek varabiliriz dürtüsü insanın temel hareketini sağlıyor. Şehirlere gidiyoruz, dillere karışıp insanlara değiyoruz. Bir melek dokunuşunu, kalbimizden geçenleri giydirebileceğimiz bir vücudu bekliyor ve böylece beklemeyi harekete dahil ediyoruz. Suna diyorsak da şiirlerde aslında hep sıla demişizdir. İyilik bizden eve hep selam götürmüştür.

Şiir, evsizlerin konuşabileceği bir dil olmuştur böylelikle.