Kamyonu apartmana yanaştırdılar. Pencereden izliyorum gelenleri. Diğerlerine göre daha genç görünen, kamyonun etrafında bir iki tur döndü. İşin başındaki o. Diğerleri sağa sola bakınıyor. Şimdilik hepsinin saçları az buçuk taralı, giysileri yerli yerinde. Ev taşımayı bilirim, çokça da ev taşımışlığım, taşınmışlığım var. Okuldayken diğer öğrencilerin evini taşırdık, bunu aç kalmamak için değil de sigara parası için yaptığımızı hatırlıyorum veya böyle bir duyguyla. Açsak boyun büker, borç bulurduk da sigaraya pek borç istenmiyor, nasıl bir ahlaksa bu artık. Şu an sağa sola bakınanlar buraya ne için geldiler bilmiyorum, benim demem insan öğrenciyken öğrencilik mesleğinden başka işlere de girip çıkıyor.
İşe başlanınca, ağır eşyaya omuz atılınca biliyorum ki taşıyıcıların alınlarından boncuk boncuk ter akacak, elleriyle yüzlerini silecekler, bağırlarına doğru bir ıslaklık yayılacak, iş bitimindeyse uzamı bütün bütün boş haliyle görecekler. Bütün sanatçıların, bütün edebiyatçıların, Picasso dahil, amacı boşluğu doldurmaktır. Hiçbirinin amacı başlangıçta bu olmasa da hepsinin vardığı, nihayet, bu olmuştur. Taşıyıcılar bu işin tam tersini yapıyor, hepsi de birer yapı söküm ustası. Hep boşaltmışlar, gerçi taşıdıkları ile boşluğa bir şey eklemişlerdir fakat bu hep başkalarının malı olmuştur.
Evde ha babam denilecek bir iş yok, sadece üç dört parça ağır eşya, gerisi koli… Demiştim ama yine de bu kadar çok koliyi görünce şaşırdılar fakat taşıyacakları şeyin en azından sağı solu belli olan koliler olması nedeniyle üstünde çok durmadılar. Paketlerin hepsi kitap dolu. İçlerinde ne olduğunu merak eden çıkmadı, kitap, dedim… Kitabın taşıyıcısı olmadıkları belli, o an için kitaplar onlara göre değil, belki yarın da bana göre… Paketler çok, dedi biri, sesi kaygısızdı sadece konuşmak istemişti, bir girizgâh niyetine. Benimle konuşulmaz, bunu çokça denedim, söyleyecek çok şey biriktirmemişim ya da birikmiyor hiçbir şey. Bir iki geveledim, anladı benimle konuşulmayacağını.
Gelenlerin en genci, buzdolabını tek başına sırtladı. İşlerinde gayet dakiktiler. Yük bayağı azalınca biri, kolilerin üstüne oturdu, az uz değildi merdivenler; soluklandı, boşluğa dikti gözlerini, hastane mi burası ne, beyaz duvarlar sakindi. Ben daha da sakindim, evden de taburcu olunur, başka ev her zaman hava değişimi için iyidir. Bir şey bulamadı boşlukta, duvarlar bir ilgiye mazhar olacak güzellikten ya da ilginçten yoksundular, o da biliyor bunu, başka evlerde eve bakıp iç geçirmiştir ama taşındığım ev öyle değil.
Kalktı birkaç paketi birlikte taşımak istedi, yardım edip üç koliyi sırtına yükledim, hah, ne de güzel yürüyüş, bir sınır hattında gibi hem dikkatli hem varmak istediği yere kesin varacak gibi kararlı. Böylesi kararlılığı çok az gördüm hayatımda, sırtındakini alıp götürürken kan ter içinde kaldığı belliydi. Soluğuyla havaya ve hayata bir şeyler kattığının farkındaydı. Bu ona tabii bir kutsiyet katıyordu. Bu, bir yaşam savaşıydı, insanın tümden bedeniyle verdiği bir yaşam savaşı; içiyle, dışıyla, teriyle, soluğuyla, adımlarıyla, bütün kaslarıyla… Şangırt yok, düşme yok; dümdüz; hedef kamyonun arkası. Pencereden izledim, kamyonun arkasına koyulan merdivenden kamyonun kasasına girdi, az sonra çıktı; kanı, teri, soluğu ve tüm hayati fonksiyonlarını bir araya toplamış olarak. Birazdan bir daha yapacak bunu. Acaba bunları yaptıkça ne hissediyor, yok canım, sadece para mı, başka şeyler de vardır bu görkemli taşımada ama bunu ne o biliyordur ne de ben öğrenebileceğim.
Kanepeyi tek başına sırtladı bir diğeri. Sırt da ne sırt. Bu sırttan neler gelip geçmiştir, bu adam değil mi küçük insan, edebiyata, sanata küçük diye sokuşturulan? Zihnini kullanmıyor diye mi? Sırt sırta da verilse sırttan bir şey olmuyor. Her taşınan, sadece onun sırtını yırtıyordur. Sırtındaki somut bir emanet, yaşına bakılırsa da bir dağ görkemindeki bu sırt, bugüne kadar bu emanetlerden çokça taşımış olmalı. Kim bilir, sırtından neler gelip geçmiştir… Şöyle anlatsa da dinlesem. Anlatabilse…
Bir cahan kenarına oturmuş, bir de cuvara tellendirmiş, gözler, hafiften yumulu olduğu hâlde hiç kimsenin nedenine ve sırrına vakıf olamadığı bir sergüzeşti düşünüyor, az üsteleyince şunları söylüyor: “Bu sırt o yükü arayıp durdu, sizin aradığınız gibi, dervişlerin aradığı gibi. O yükü sırtlamak için onca yükün altına girdi. Lakin ne sırt payidar olabildi ne de o yükü ben bulabildim.”
Tabii, bunu söyleyemezdi çünkü bunun edebiyatı, bunun konuşması yok; bu sırtın olsa olsa sadece destanı vardır.
Pencereye vardım, sırtından bir yük kalkmış oldu, derler ya, kanepeyi kamyonun kasasına indirdiğinde huzurlu görünüyordu. Belki de bu âlemde hele de böyle bir dönemde, bunu yapabildiği için kendini şanslı hissediyordu. Bir şeyi sırtlamak kolay mı? Elinin tersiyle alnını sildi, sil, dedim, on kez, yüz kez sil. Ki bugüne kadar kaç kez silmiştir… Genç olanı sigara yaktı, konuşmaya başladı. Tasasız şeylerden bahsettiği belli, yine de söyledikleri hesaplı şeyler olsa gerek ki kanepeyi taşıyan onu pürdikkat dinliyor, düşünüyor, cevaplıyor… Onların en yaşlısı, içeride soluklanıyor, işe öylesine gelmiş, şu an iş yeri kapalıymış, az buçuk yolumuzu bulalım hesabına burada. Az anlattı, oradan biliyorum.
İki evi varmış, “Elli yaşıma geldim iki ev yaptım.” dedi. Elli yaşı bir sınır olarak karşıma dikmiş oldu, daha var o yaşa ama şöyle bakınca ne elde var ne avuçta. Demek bu işler öyle hesapla, kitapla olmuyor. Elbette fazlasıyla sebatla oluyor. Ben onu bileyim, ondan bundan okuyayım, dedim, Alaaddin’in cini henüz ortalıkta yok. O, dümdüz bir yol tutturmuş, kırmadan, taşıdığının ne olduğunu bilerek, ulaşması gereken yeri bilerek ilerlemiş. Bende hep yarım yamalak işler. Başlanıp bitirilen bir iş yok. Çoluğa çocuğa, eve, arabaya kavuşmuş. “Şöyle sırtlamalı.” dedim hayatı, “bu taşıyıcılar gibi, sırtında ne olduğunu bileceksin; onu yüzüstü bırakmadan götürmen gerektiğini, neyle ilgiliysen onunla ilgilenip başka hiçbir şeye meyletmemen gerektiğini…” Kolileri yanlış bir adrese mi göndersem, kitapların yüzüne bir daha bakmasam mı; bu da taşıdığım kitaplara ihanet değil mi, hep yaptığım gibi bu da bir bırakma değil mi, çok çabuk bir vazgeçiş?.. En genç olanına niye saygı duyuyorlar, bunun için olmalı, insanı tanıyorlar; insan işe nerede başlar, işi nerede bırakır?.. Eve giren gence gıptayla baktım, hepsi ona saygı duyuyor, biliyorlar ki o da başladığı işi sonlandırıyor hatta bırak sonlandırma işini, bir köşeye çekilmemiş, genç yaşında bu kadar işin altına girmiş. Bu genç yaşta bu işlerin altından kalkması kolay mı, “kolay mı be birader!” diyecek oldum. Genç, etrafı kolaçan etti, ocağı alüminyum folyo ile çabucak sarıverdi. Onu kucağına aldı, diğerleri nefeslendi, son eşya idi, hepsi de ocağın son eşya olduğunu bilmelerine rağmen yukarıdaydı. Boşluğu izliyorlardı.
Kamyonun önüne sıkıştık, dört kişiyiz. Kamyonu genç olan sürüyor. Yolda havluyla yüzünü sildi, kuruladı. İlk defa bir araçta kötü bir senaryoyu aklıma getirmedim, araç muhakkak yeni evimin önüne gidecekti. Bu emniyet duygusu dolaysız, gencin direksiyonu kavraması gibi, hayatı kavrayışıyla ortama yayılıyordu.
Evi taşıdılar, ilk göründükleri gibi değillerdi artık, ikisi atletlerini çıkarmış, birinde koyu yeşil, asker atleti; diğerinde beyaz bir atlet. Ipıslak. Genç olan hâlâ tişörtüyle duruyordu. Diğerleri dinlenirken o kamyonuyla uğraştı; iplerle, kasayla falan. Ardından hepsi ön tarafa doluştu, kamyon gözden kayboldu.
İçeriye, dağınıklığa, kolilere göz atınca bunlar nasıl düzenlenecek demedim değil, taşıyıcıları düşündüm, ha babam bile dememişlerdi…
