Şiir, ikincil bir bakış açısı ile şairinin sesi ise merak ediyorum; acaba görünüşte pek de bir değeri olmayan şairin sesi, binlerce, milyonlarca sesin özünü temsil ediyor olabilir mi? Yani, onların hayatın kendini anlatmaya olan susuzluğunu, gündelik yazgısı içinde faydasız hayallerin, iz bırakmayan/bırakamayan umutların tutsağı olmuş milyonlarca ruhun sabrını, direnişini-direnmeyişini, sevdasını, cezasını, mahvoluşunu, dirilişini ve içselleşmesini temsil ediyor olabilir mi?
Koca bir hayatı sayfa sayfa kaplayan upuzun böyle bir liste ile karşımıza dikilse “bugün”, “dün”e ait ne var ise önümüze yığsa ve dese ki “söyle insan sen ne yaptın kendine ve başkalarına?”.
Kimimiz iki büklüm kimimiz dili tutulmuş halde olmaz mıyız?
Eğer meyletmeseydi insan iyiliğe veya kötülüğe, hanesinde kar ve zararın hesabı olur muydu?
İyilik de kötülük de insan için bir adımlık mesafedir. Bir adım atınca iyi ise bir adım sonrasında kötü olabilir. Her ikisi için de söylenebilecek tek şey, mutlak iyi ya da mutlak kötü insandan ziyade mutlak insanın var olduğudur. İyilik ve kötülük aynı düzlemin, yaşamın akslarıdır. Öyle veya böyle yaşam için binlerce farklı tutum, deyim kanıksamış olabiliriz. İnsanı yaşamdan çıkarıp yaşamı ötekileştirmiş de olabiliriz. Belki de yaşamı zalim bir baskı gibi sezip kendimize görünür kıldığımız mücbir durumlardan ötürü yakınan, mustarip yolcular gibi de görünüyoruzdur.
Ya da birçoklarının söylediği gibi hayat acımasız mıdır? Yoksa onunda bir kalbi var ve ama hani kalbinin katılığından değil de, -çoğumuzun yaptığı gibi- elini cebine ya da cüzdanına götürmeye üşendiği için biz dilencileri başından mı savar. Nice anlar var ki insanı sudan çıkmış balığa çeviren, zamanın tüm yıpratıcılığıyla üstünde tepindiği bedenlerini harap eden… İşte o anlarda onu tek anlayan ile yani kendisiyle aynı hamurdan olan kalbiyle, kalbimizle baş başa değil miyiz? O anlardaki kalp hızıyla yaşar zamanı, giderek daha düşük hızlara iner, dinginliğe hatta durağanlığa da alışırız. Alışmak zorundayız, yaradılışımız bu yönde donatmıştır bizleri. Bundan dolayı hüznü de sevinç kadar, sevdayı da şehvet kadar, dirilişi de mahvoluş kadar ve dahi bütün var olma işaretlerini kucaklamak zorunda değil miyiz?
Başa dönecek olursak, şiirin ve şairin, daha dar ve seçici bir söyleyişle insanlığa, insan oluşa ve yaradılışa hiçbir aşamada yabancılaşmamış şiirin ve şairin kendi şuur ve doğasının verdiği bütün çıkarsamalar, dahil olduğu insanlığın ve yaşamın temsili değil midir?
Şairin huzursuz bir iklim içinde, şimdiye kadar olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi büyük bir yalnızlık içinde doğmuş ve yaşıyor olması, onun seçiminin dışında, yaşamı sorgulamanın, başkalarının ne hissettiğini anlama, açıklama çabasının doğal sonucu değil midir? Belli ki onun için “görmenin” tek yolu ve sonucu yalnızlıktır.
Şairin, içsel, manevî bir güç, bir dua, hatta bir çığlık şeklinde içinde var olan bu ateş, onun sesi ve nihayetinde insanlığın sesidir.
