Onun çirkin hâli yaralanmış ağaç gövdesine benziyordu
hiç aldırmadan yüzünü gözlerimdeki yaraya basardım
ortaktı onunla sessizliğimiz
ve okuduğumuz kitap aynıydı:
Notre Dame’ın Kamburu…
O soyulmuş yaraydı ben ise yarayı katmerleyen tuz
kimse kimseye iltifat etmemişti
yalansızdı sadece
bir gölgeydik tek ışıkta
çok çirkindik ikimiz de geceleri
uzun uzun tesbihler çekerdik
kimse bizi güzel görmesin diye
ellerimizle dokunurduk en kuytu yaralarımıza
O Tanrı derdi ben Allah
ne fark ederdi ikimiz de zemzem içerdik
düğmeler ve danteller telaşsızca sökülürdü
avucumuzda aynı ayetler vardı
duayı bir kalemde çekerdik gözlerimize
herkes bizi çirkin görürdü ve mutluyduk azâmi derecede
Onu kendime aşıladım bir mayıs sabahı
çirkinliğini çirkinliğime ilikledim
atılan ekmekti o, basılan topraktım ben
öptüm ve alnımın en beyazına ekledim
o öptü ve ben tüm çirkinlikleri unuttum
öyle güzel unuttum ki çirkinlikleri
bir daha görmedim ondan güzelini
