Mustafa Kutlu’nun hikâye kitabı olan Ya Tahammül Ya Sefer’in adı sahibi Nedim’dir. Aşkın çâresi olarak ya sefer ya tahammül diyen Lâle Devri şairinin beytinde geçen şu ikinci mısra:
N’ola gitse kendüden hayretle cân-ı nâ-sabûr
Yâ seferdir yâ tahammül çünkü aşkın çâresi
Bugün yaşı 60’ları süren bizim kuşağın ilk gençlik yıllarında “dâvâ”sı vardı ve gerektiğinde bu uğurda can verilirdi. Bu dâvâ bazen Anadolu’nun küçük kasaba ve şehirlerindeki kitabevlerinde mayalanır, bazen de büyük şehirlerdeki dernek ve lokallerde, dergi idare merkezlerinde olgunlaşırdı. Bu uğurda gençliğini harcayan, dünyalık hiçbir şeye tenezzül etmeyen insanlar tanıdım. Öyle arkadaşlarımız vardı ki yurtlara ve öğrenci evlerine elinde poşetlerle giderek önce ikramda bulunur, dâvâyı anlatırdı. Aynı kişiler evlenip çoluk çocuğa karıştı. Herkes işini kurup, akademide şurda burda memuriyetle bir yerlere gelirken, onların işi gençlerin suyuna gidip yol göstermekti. Evliliği ta kırkına kadar ertelediler, yurt köşelerinde bir oda verildi onlara. Talebe evlerinde belletmen olarak kaldılar. Aralarında evlenenler oldu. Kocaman şehirde kiralık bir evde oturacaksın, çocukların okula gidecek, akşamları eve geç geleceksin; kolay değildi medâr-ı maişet motorunun dönmesi. Bazı arkadaş işin kolayını bulmuştu. Hasan onlardan biri meselâ; hâli vakti yerinde bir hacı babaya damat oldu, içgüveysi olarak hayatına devam etti. İşi tıkırında olduğu için geriye dönüp eski arkadaşlarına bakmadı bile. Ya diğerleri: Âkif, Yunus, Ahmet, Nurullah… vb. Hepsi bir yerlere savrularak köşelerine çekildi. O hasbî insanlardan kimse kalmadı.
Mustafa Kutlu yaşadığı devirde tanıkluk ettiği dâvâ delisi insanların savruluşunu hikâye diliyle anlatıyor bize. Sözkonusu dâvâya sahip çıkanları, bunu istismar edenleri, bir yerlere gelmek için dâvâyı basamak olarak kullananları, insanların sırtından para kazananları anlatıyor. Ya tahammül edip sıkıntılarını içine atarak sabreden, ya sefere çıkıp maceralara kanatlanan o kadar çok insan var ki etrafımızda. Galiba onları görmek için gençliğimize, yurtlarda ve öğrenci evlerinde geçen yıllara gitmek lâzım.
Aslında ya tahammül ya sefer metaforu, Nedim’den iki asır önce Fatih’in sadrazamlarından Ahmed Paşa tarafından ifade edilmiş. Anladığımıza göre bu ifade onun zamanında bile “meşhur”muş:
Kıldım belâ-yı aşk ile ben müptelâ sefer
Meşhûrdur ki âşıka yâ sabr u yâ sefer
Aşk belâsına müptela olanların seferden başka çaresi yok. Paşa da bunun çaresi olarak ya sefere çıkılmasını ya da kalıp sabredilmesi gerektiğini söylüyor. Ya sabredeceksin ya da sefer yolu gözüküyor. Üçüncü yol kapalı. Bunu da Rahmî mahlasıyla yazan Vakanüvis Mustafa’dan dinliyoruz:
Dün ki ehl-i derde aşkın hâlini sordum dedi
Yâ seferdir yâ tahammül ikiden hâlî değil
Bu derde müptela olunca ya tahammül edileceğini ya da sefere çıkılacağını biliyor şairler. Bu da yılların özdeyişi ile dile getiriliyor. İş tahammül edilemeyecek duruma geldiyse ne yapacak âşık? Sait Faik’in “Yazmasaydım, delirecektim” deyişi gibi, geriye tek bir alternatif kalıyor: sefer veya hicret. Tasını tarağını toplayıp hicret etmek herkesin harcı değil. Bu da âşıkların, inanmışların, gözü kara dâvâ delisi insanların yapabileceği şey.
Yukarıya aldığımız beyitte de görüldüğü gibi Ahmed Paşa tahammülü “sabır”la karşılıyor. Tahammül ancak sabırla katlanılan bir şey. TDV İslâm Ansiklopedisi’nde sabır, “üzüntü, başa gelen sıkıntı ve belâlar karşısında direnç gösterme; olumsuzlukları olumlu kılmak için gösterilen metanet” şeklinde tanımlanmaktadır. Devamında da şöyle denir: Belâya sabretmenin mi yoksa nimete şükretmenin mi daha faziletli olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmektedir. Genellikle ulemâ şükrün sabırdan daha faziletli olduğunu kabul ederken, mutasavvıfların çoğunluğu sabrı daha üstün görmüştür.
Herşey kitaplarda yazıldığı gibi değil. Başımıza gelen türlü sıkıntılara katlanmak her kişinin harcı değil. Mert insanlar buna katlanır, nâmertler altından kalkamaz. Nasıl bozuk olmayan altına ateşin sıcaklığı zarar vermezse, er kişilere de başına gelen belâlar kâr etmez; çünkü onun üstesinden ancak sabırla gelinir. Bunu söylüyor Yeniceli Hayâlî Bey:
Belâya merd olanlar sabreder nâ-merd sabretmez
Tamâm olsa ayârı etmez altuna ziyân âteş
Hamdullah Hamdi de “sabırla koruk helva olur” diyerek atalar sözünü hatırlatıyor bize:
Nice şîrîn demiş bunu dânâ
Ki olur sabr ile koruk helvâ
Taşlıcalı Yahyâ Bey de aynı şeyi söylüyor fakat farklı bir dille:
Sabrı elden komamaktır evlâ
Ki koruk sabr ile olur helvâ
Bosna’dan devşirilip Yeniçeri ocağında yetişen Yahya Bey’in biyografisine baktığımızda, Bağdat’tan Zigetvar’a kadar seferde ve hazerde geçen ömrü hayatının sonunda ancak durulur. 94 yıllık ekşi ve koruk olarak geçen gel-gitlerle dolu fırtınalı hayatı sonunda tatlıya bağlanarak helvaya dönüşür. Kocaman Osmanlı atlasının doğusundan batısına kadar dolaştıktan sonra, Gülşenî şeyhi Uryanî Mehmed Dede’ye bağlanarak bugün Srebrenica yakınlarında İzvornik’te yatmaktadır.
Eskiler belâyı istemezmiş ama geldiği zaman da safa geldi hoş geldi diyerek isyan da etmezmiş. Halîlî’nin demesiyle:
Âşıka dil-rübâ mı eksik olur
Ehl-i derde belâ mı eksik olur
Burada da görüyoruz ki âşıkın da, dert ehli olanların da gıdası belâdır. Bugünün insanı gibi isyâna ve inkâra kalkışmayıp onunla pişiyor, onunla olgunlaşıyor. Eski Dahiliye Nazırı Faik Memduh Paşa’nın söylediği yılların tecrübesidir:
Ben derd-ı aşkı söylemesem başka derd olur
Hicrân belâ vü sabr belâlar belâsıdır
İçimdeki aşkı dışa vurmasam benim için başka bir dert olur. Ayrılık başlı başına bir belâ, fakat ona sabretmek ondan da beter bir belâdır. Şairlerin çoğu başına gelen belâlara sabırla tahammül ederken, görüldüğü gibi Paşa Hazretleri sabrı da başka bir belâ olarak niteliyor. Gönül ve ruh doktoru diyebileceğimiz Salih Baba’nın konuyu hakîmâne bir şekilde çözdüğünü görüyoruz:
Rızâya inkıyâd eyle otur sabrın otağında
Sabırdan bi’l-garaz her bir belâyı hâmil olmaktır
Elbette başına gelene razı olarak sabrın otağında oturmak her babayiğitin kârı değildir. Ancak o yiğitler, sabırdan maksadın başına gelen belâları yüklenmek olduğunu bilir. Belâ geliyorum demez, şu dünyada herkes belâyı kucağında bulmaya aday olarak doğmuştur. Yeter ki feleğin değirmeninin çarkına girmeyegör, diyor Tayyârzâde Ahmed Ataullah Bey, o dönen çarka bir kere girmişsen eğer, felek sana bin türlü belâyı döne döne gösterir de farkına varmazsın:
Âsiyâb-ı feleğin gerdişine girmeyegör
Gösterir döne döne âdeme bin tâne belâ
Fennî olarak tanıdığımız Yozgatlı Mehmed Said Bey, devrin sana çektirdiği sıkıntılara tahammül et, bu kara günler tez gelir geçer diyerek dünyayı mevsimlerle tanımlar ve kış mevsiminde günler kısa olduğu için akşamın çabuk geleceğini söyler:
Cevr-i devre kıl tahammül tez geçer bu kara gün
Fenniyâ vakt-i zemistânda çabuk akşâm olur
Gelir mi geçer, deler mi geçer! Tabii bunu belâya uğrayanlara sormalı. Bu mübarek öyle bir şey ki galiba bazılarını çok seviyor, geldikçe geliyor. Öyle diyor İbnülemin Mahmud Kemal İnal:
Bir belâya intizârdan bin belâ eyler zuhûr
Başımıza bir belâ gelmesin diye tasalandıkça, bin bir türlü belânın yağmur gibi yağmaya başladığını görüyoruz. Acaba Üstad bu mısraı, Fransızların işgal yıllarındaki İstanbul’da Bayazıt’ta bulunan konağını üç gün içinde boşaltacaksın demeleri üzerine, kütüphane dolusu kitaplarını ordan oraya taşırken mi söylemiştir! Yahut hiç de hazzetmediği devrimlerin sağanak şeklinde yağdığı, kendini kitapların arasında kütüphaneye gönüllü olarak hapsettiği zamanlarda mı dile getirmiştir! Kim bilir! Karamsarlıkta Tokadî-zâde Şekib Bey de İbnülemin’den geri kalmaz:
Çıkar feryâdımız eflâke istimdâd şekinde
Olur nâzil semâdan bin belâ imdâd şeklinde
Feryadımız bir yardım dilemek için göklere çıkar, fakat bu dileğimize karşılık imdat yerine bin bir belâ yağmur gibi yağmaya başlar. Gel de Mehmed Âkif’in şu feryâdına kulak tıka:
Nûr istiyoruz, Sen bize yangın veriyorsun!
Yandık diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun!
Duaların kabul edilmesi bir yana, bir bakıma felâket üstüne felâket yaşandığı zaman, Safahat şairinin söylediği bir niyâz sözüdür bu. İsyân değil, inkâr hiç değil! Nazlanan bir kalbin tazarrunâmesi de diyebiliriz. Bütün bunlar neden başa geldi derken Namık Kemal’in şiiri karşımıza çıkıyor:
Düşmek üzre yıldırım ekser muallâ tâk arar
Herkese gitmez belâ erbâb-ı istihkâk arar
Belâ herkese gitmez diyen vatan şairi, yıldırım nasıl düşmek için yüksek bir kubbe ve tâk ararsa, belâ da müstahakkını bulmak için döne döne dağıtacak ocak, bozulacak yuva arar. “Kişiye zulmeder mi hiç Mevlâsı/Kişinin çektiği kendi cezâsı.” Bütün bunlar başımıza neden geldi diyen insanlar da âh vâh ederek bunu anlamaya çalışır. Anlarsa tabii!
