Eğitimimiz musikiyle, musikimiz de makamla bağını neredeyse yitirmiştir. Batı’nın izinde ilerlemeyi tek gaye edinen bir zihniyet, bu toprakların kadim seslerini, insanın iç âlemini yoğuran makamları görmezden gelmiştir. Ne hazindir ki bugün, zihniyet inşa eden öğretmenleri yetiştiren eğitim fakültelerinde gerçek musikimizin esamesi okunmamaktadır. Oysa musikimizin temel omurgasını oluşturan makamlar, sadece birer ses dizgesi değil; insan ruhunu yoğuran, hayatın derinliklerine ışık tutan birer yolculuktur.
Makam, tıpkı insanın kişiliği ve karakteri gibidir. Her makamın kendine has bir rengi, bir duygusu olduğu gibi, her insanın da eğitimle şekillenen kendine özgü bir kimliği vardır. İşte makam, insanın ruh dünyası ve duygusal olgunluğunun bir aynasıdır. Kimisi Hicaz gibi hüzünlü, kimisi Rast gibi dengeli, kimisi Beyâtî gibi mahzun ama umutlu; derin ama mütevazı bir ruh taşır.
Beyâtî makamı, derin ama incelikli bir iç çekiş gibidir. Kalbe ağır bir yük bindirmez; hüznü taşır ama beraberinde ümit de getirir. Ne tam bir kederdir, ne de neşenin taşkınlığı; ikisinin arasında dingin bir teslimiyet, sükûtla yoğrulmuş bir huzurdur. Beyâtî, gönülde sabahın ilk ışığı gibi yumuşak bir aydınlık bırakır. Hüznü vardır, evet, ama bu hüzün acıyı derinleştirmez; bilakis şefkatli bir teselliye dönüşür.
Hicaz makamı ise bambaşka bir iklimdir. O, çölün kızgın kumlarında esen ve yüzü yakarak çarpan sıcak bir rüzgâr gibidir. Dinleyen, kalbinin derinliklerinde bir yara hisseder; Hicaz, acıyı yalnızca göstermez, büyütür. Hasretin, ayrılığın, kavuşma özleminin yanık sesidir o. Gönle düşen bir kor gibi sızlatır, gözyaşını gizlemeye izin vermez. Hicaz’da ses yükselip geniş aralıkları geçtiğinde, kalpte bir boşluk açılır; sonra gelen çözüm ya derin bir teselliye dönüşür ya da sızıyı artırır. O yüzden Hicaz, daima yanık bir haykırış, bir ağıt gibidir. Dinleyici onda mezar başındaki sükûtu, ıssız bir gecenin ürpertisini ya da kavuşulamayan bir sevgilinin sızısını bulur. Hicaz, insanı secdeye davet eden yakıcı bir çağrıdır.
Bu makamların şehirlerle kurduğu bağ, yalnızca mecaz değildir; ruhların, tarihlerin ve manevî dokuların musikiye sinmiş hâlidir. Bu iki makamın tecessüm ettiği şehirler, Mekke ve Medine’dir; ve bu şehirlerde okunan ezanlar, makamların dilini konuşur.
Mekke’de ezan Hicaz makamında okunur. Kâbe’nin atmosferi, yanık bir çağrıyı gerektirir. O ses, insana Hz. İbrahim’in duasını, Hz. Hacer’in çığlığını, ilk vahyin sarsıntısını hatırlatır. Kâbe’nin taşlarında Hicaz’ın yakıcı ateşi yankılanır. Mekke’nin ezanı, “kalk ve yönel” diye haykırır. Orası, vahyin ilk sarsıntısının, itirazların, mücadelenin ve yakarışların mekânıdır. Hicaz’ın dramatik yapısı, Mekke’nin kudretli ağırlığını taşımaya biçilmiş gibidir.
https://www.youtube.com/watch?v=v1ZR6bVDUJM
Medine’de ise ezan Beyâtî makamında yükselir. Medine, sükûnetin ve merhametin şehridir; Hz. Peygamber’in tebessümü, Ensar’ın kucaklayışı, kardeşliğin ve şefkatin beldesidir. Beyâtî’nin anne kucağı gibi yumuşak sedası, Medine’nin ruhuna denk düşer. Burada ezan bir emir değil, bir davettir: “Gel, huzura er.” Medine’nin ezanı, bir çağrıdan çok bir sığınak gibidir; kardeşliğe, merhamete ve ümmet bilincine açılan bir kapıdır.
https://www.youtube.com/watch?v=eTpJvH8rGCc
Mekke’de Hicaz, hakikati ateşle çağırır; Medine’de Beyâtî, aynı hakikati şefkatle davet eder. Biri yanık bir uyanış, diğeri merhametli bir huzurdur. İnsan ruhu, bu iki makamın arasında hem yanmayı hem de sükûnu öğrenir; acıyı ve teselliyi birlikte taşır.
