Kendinden Öteye
On yedi ağustosta Kapızlı’da denizdeydiler. Kıyıda yüzüyordu. Sol ön ayağı aksayan yaşlı köpeğin kumda güçlükle yürüyerek geldiğini görünce çıktı. Şezlongda, poşetin içindeki haşlanmış tavuk dolu kabı aldı. Köpek görünce sevinçle koştu. Önüne koydu. Ayakta durmakta zorlandığından oturarak yemeye başladı. Torbadan diğer kabı çıkardı, su koyup getirdi. Köpek yemeyi bırakıp ona yöneldi. Yaşlı bir kadın, kiracı bir ailenin ebeveyni ters ters bakıyordu. Tekrar suya girdi. Köpek suyu içtikten sonra yemeye devam etti. Burçin sitesinin beyaz şezlonglarının arasından tekerlekli sandalyede oturan felçli delikanlıyı babası, annesi ve iki kardeşi tutarak denize getirdi, göğsüne kadar taşıyıp başında durdular. Demek ki saat on yediydi. Yedi yaşındayken gördüğü bir düşte, on yedi ağustosta, saat on yedide denizde kalp krizi geçirerek öleceğini görmüştü.
Çayır Kuşunun Feragati
Mardin Süryânî cemaatinden Bedia hanım, dört çocuğundan birisi olan Ammo Bahe’yi çalıştığı tarlada unutunca, gözünü bir kuş gagalayarak kör etmişti. Dul annesi, çaresiz bir halde üç kardeşini de alıp Suriye’ye göç ettiğinde, zayıf, kör ve hasta olduğundan kendisini yanına alamamış, Deyrü’z-Zaferân manastırına emanet etmiş, “beni burada bekle, geleceğim” demişti. Bahe, yetmiş yıl annesini bekledi. “Ne yapıyorsun?” diye soranlara, “annemi bekliyorum” diyordu. Bir gün, manastırı ziyaret eden adam, Bahe’ye, cennet ve cehennemin nasıl bir yer olduğunu sorunca, “cennet, ölünce insan; cehennemse hayvan olmaktır” demiş, adam bir şey anlamamıştı. O gece, Mardin’de kaldığı otelde kalp krizi geçirdiğinde, göğsü, üzerine fil oturmuş gibi sıkışmış, soluk alamaz olmuş, birkaç dakika içinde sekerâta düşmüştü. Ölüm meleği, adamın yaşamı boyunca yapıp ettiklerinin ortalaması bir surette gelmiş, kendisini yutarak o surete dönüştürmüştü.
Adam, ölürken, meleğin suretini merak edenler için yüzüne bir ifade yerleştirdi. Öldüğünde o ifade dondu. Bakanların kimisi onu Bahe’nin küçük kardeşi Sebastian’a, kimisi ise on iki mart bin dokuz yüz yetmiş bir günü, Diyarbakır’da hemzemin geçitte trenin bedenini biçtiği amcası Samir’e benzetti.
Kipin Özü
Adam, bankta oturmuş, dört-beş yaşlarındaki oğlunu kaydırakta oynatan kadını seyrediyordu. Annesine benziyordu. Kıvırcık saçlıydı, mor bir tayyör giymişti. Saçını arkadan orkide çiçeği incili mandalla tokalamıştı. Kısa topuklu beyaz bir ayakkabı vardı ayağında. Profilden annesinin kopyası gibiydi. “Annem” dedi, ben beş yaşındayken kanserden öldü…” Kadının dinlediğini varsayarak sürdürdü: “Babam, dört ay sonra Danimarka’daki kuzeni aracılığıyla tanıştığı bir kadınla evlenip Kopenhag’a gitti, beni küçük halama bıraktı. Halamı iki yıl sonra kaybettim. Tuzla’da yaşayan dedem yanına aldı beni. Dört yıl sonra o da ölünce Çocuk Esirgemenin yurduna geçtim. Orada geceleri düşümde annemi çok görürdüm. Bir gün, bana rüyâmda, “insanın başına nasıl bir acı gelirse gelsin, hep onu hak etmiştir diye düşünüyorum artık” dedi. O geceden sonra geleceğe ilişkin herhangi bir şey tasarlamaktan vazgeçtim. Ne zaman bir şey öngörsem, kendimi bir dizi tasarımın içinde buluyordum. Öksüz olmayı ben istememiştim, yetim olmak ise bana babamın giydirdiği acıdan örülü bir hırkaydı…” Kadın, çocuğu kaydıraktan inince, elinden tutarak yürüdü. Adam hâlâ konuşuyordu.
